Sosyal medya paylaşımları

31 Ocak 2016

Prehistorya, “tarih öncesi” midir?

Berkay Dinçer
Bir arkeoloji dalı olarak Prehistorya nedir? Prehistorya kelimesini chicken translation (=piliç çevirme) metoduyla Türkçe’ye tercüme etmeye kalkışırsak bodoslama karşılığının “pre-historya”=”tarih-öncesi” olduğunu söyleyebiliriz. Tarihi bu şekilde ikiye ayırmanın temel nedeni Nuh nebi zamanlarında birilerinin “tarih yazıyla başlar” şeklinde formüle edilmiş ve bir şekilde de genel kabul görmüş bir görüş ortaya atmış olmasıdır (1). Bu muhteşem fikri bir yerlere yazıyla da not etmiş olduklarından, daha doğru olabilecek sözler uçup geriye bu kalmıştır: “tarih yazıyla başlar”, yazı öncesi de tarihin öncesidir…

Bu önkabulden dolayı, Prehistorya esasen yazı öncesi zamanların arkeolojisidir. Doğrudur, yazının kullanıldığı zamanlarla, yazının henüz kullanılmadığı zamanların arkeolojisi hem yöntem hem de “kafa” olarak birbirlerinden çok farklıdır. Ancak insan varsa ve bir şekilde arkeolojik kayıtlar varsa, o dönemlerin tarih’in öncesi olduğunu söylemek oldukça güçtür. Çünkü tarih, bir bilim olarak yazılı veya yazısız olsun, “geçmişteki olaylarla ilgilenen” bir bilim dalıdır, dolayısıyla tarihin tarihi insanla yaşıttır. Kısacası, insanın geçmişiyle ilgili bir döneme “tarih öncesi” veya “prehistorya” demek mantıksızlıktır.

Tarihin öncesi var mıdır? “Tarih”i insanla başlatırsak, meselâ dinozorlar “tarih öncesi” canlılardır. Büyük ihtimâlle tarihin bir de sonrası olacaktır. Eğer bunu ifade edebilecek birileri kalacaksa, insan türü yok olduktan sonra bir de “tarih sonrası” olacaktır. Ama bu şimdilik bizi ilgilendirmez, çünkü “sonrası” diyecek canlının olasılıkla insan odaklı bir geçmiş kurması gerekmeyecektir.

Kılıç Kökten’in köylü ile sohbeti
Arkeolojinin kuruluş zamanlarından beri tekrarlaya tekrarlaya bugünlere ulaşan bu hata (Prehistorya terimi) bir türlü düzeltilememiştir. Bu terminolojik hatayı düzeltmek için Türkiye’de Prehistorya’nın kurucularından Kılıç Kökten haricinde kimseden de görülür bir çaba gelmemiştir.

Rivayet edilir ki, K. Kökten bir gün Anadolu’da kendisine ne işle meşgul olduğunu soran bir köylüye, “işte, çok eski taşlarla, çanak çömlek parçalarıyla uğraşıyorum” şeklinde bir açıkmalama yapmaya başlamış ve bu konuşmanın sonunda köylü “anladım, sen tarihin dibiyle uğraşıyorsun” şeklindeki muhteşem açıklamasıyla bu konuşmaya noktayı koymuştur.

Bu konuşma ile “Prehistorya” gibi dilimize/beynimize yabancı bu kavrama karşılık olabilecek yeni ve olasılıkla çok daha uygun bir terim bulunmuştur: “diptarih”. Geçen zaman içinde K. Kökten bu terimi eserlerinde pek çok kez kullanmış olmasına karşın (2), “diptarih” terimi bir türlü dilimize yerleşememiştir. Oysa ki, Prehistorya’nın en doğru ve düzgün açıklaması “diptarih” olabilirdi (isterseniz daha havalı görünmesi için “dip-tarih” şeklinde arasına tire koyarak bile yazabilirsiniz!).

Prehistoryanın sonu…
Çeviri ve terminoloji sıkıntılarını bir yana bırakırsak, Prehistoryanın veya “tarih öncesi”nin bir başka sıkıntısı da tarihin yazıyla başladığı kabulünün başlı başına bir sıkıntı olmasıdır. Şimdiki bilgilerimize göre, “Prehistorya” Anadolu’da taş âlet yapan insanların buraya ilk ayak basmasından yazının keşfedilmiş olduğunu kesin olarak bildiğimiz İlk Tunç Çağı sonuna kadar olan bir dönemi kapsamaktadır. Ancak Prehistorya’nın bitiş tarihi dünyanın çeşitli yerlerinde farklılık göstermektedir. Şans eseri “beyaz adam”ın geç ayak bastığı “Yeni Dünya”nın bir kısmında, örneğin bazı Pasifik adalarında, prehistorya yaklaşık MS 19. yüzyıla kadar sürmüştür.

Yazıya takıntılı şekilde bağlı bu Prehistorya tanımına göre yazı kullanmayan ve yazı kullanan topluluklarla ilişkisi olmayan bu 19. yüzyıl toplumları da “prehistorik”tir. Oysa ki, tarihin “dibinde” değil, bugüne göre artık “sonunda” bulunurlar. Ancak yazı kullanmadıkları sürece, iki milyon yıllık Paleolitik buluntularla, 200 yıllık Yeni Gine kabilesinin köyü aynı arkeoloji disiplinin ilgi alanına girer. Garip ama gerçek… Öyle bir “bilimsel” disiplin düşünün ki, başı sonu belli değil… Her an her yerden bir prehistoryacı fırlayıp, “bu benim uzmanlık alanım” diyebilir. Mevcut prehistorya tanımına göre haklıdır kendisi, elinizdeki malayı yavaşça yere bırakıp kazıyı ona terk edin.

Yazı var da okuyan kaç kişi?
Prehistorya kavramının yazıya sıkı sıkı bağlı olarak tanımlanmasının bir başka sıkıntısı da, yazının toplumların hayatında gerçek anlamda ne gibi bir değişiklik yapmış olabileceğidir. Yazının olup olmaması bugün o dönemleri araştıranlar için çok büyük bir öneme sahiptir. Bir toplumda yazının varlığı, arkeolojik araştırma yöntemini belirgin bir şekilde değiştirir. Ancak yazı, “sade vatandaş” olarak tanımlanabilecek toplumların büyük çoğunluğu için çok büyük bir değişim midir?

Örneğin Osmanlı’nın son dönemlerinde okuma-yazma oranının en fazla %50 civarında olduğundan söz edilmektedir (bu oran pek çok kaynakta %10 veya altındadır). Bu oranları Anadolu Orta ve ya Son Tunç çağlarında düşünmek bile korkutucudur. Ancak %1 okur-yazar bile bir toplumda, toplumun yapısında çok şeyi değiştirebilir. Yazı, egemenlerin elinde okuma yazma bilmeyen büyük kitlelere karşı kullanılabilecek en önemli silâhlardan biridir. Ancak, bir devri kapayıp (tarih öncesi), ötekini (tarih) açmaya yetecek kadar büyük bir etkisi var mıdır?

Bir anabilim dalı, iki Prehistorya
Konunun özüne geri dönersek, bugünkü tanımıyla Prehistorya, en azından Anadolu’da, birbirinden yöntemsel olarak tamamıyla farklı iki ana dönemin arkeolojisini içermektedir. Bunlardan bir tanesi Paleolitik Çağ arkeolojisi, diğeri de Neolitik ve sonrasındaki (ama yazı bulunana kadar!) dönemlerin arkeolojisidir. Bu iki temel dönem hem onları bugün araştıranlar, hem de o dönemlerde yaşamış olanlar için birbirinden çok farklıdır.

Bir tanesinde genellikle avcı-toplayıcı olarak kabul edilen, nerede akşam orada sabah serseri bir hayat (tabi, aslan, kaplan vb. gibi bir takım dezavantajları da mutlaka vardır); diğerinde yerleşik yaşam, besin üretimi, tapınaklar gibi, gibi, gibi… Bu iki hayat birbirinden öyle farklıdır ki bunların resimlerini yanyana koysak ve “iki resim arasındaki 7 farkı bulun” şeklindeki o eski bulmacalar gibi bir şey yapsak 7 değil, onbin fark bulabiliriz.

Ancak ikisinin de arkeolojisi bugünkü arkeoloji dalları ayrımında aynı anabilim dalına dâhildir.  Ve birbirinden çok farklı bu iki alanın ikisine de Türkçe’de “Tarih Öncesi Arkeolojisi” denir. Hatta Türkiye’de Prehistorya eğitimi vermekte olan Ankara ve İstanbul’daki her iki anabilim dalı da isimlerini yakın zamanda “Tarih Öncesi Arkeolojisi” olarak değiştirmiştir. Bu değişikliğin yarattığı ve yaratacağı bürokratik sorunlar ayrı bir yazının konusu olabilir.

Öyleyse, olayı biraz daha provoke etmek amacıyla, iki dönemin de arkeolojisinin ortak özelliğinin yazının olmaması olduğundan bir kez daha yola çıkalım. Neolitik ve sonrasındaki süreç, aslında etkilerini Endüstri Devrimi’ne (hatta bugüne) kadar sürdüren çok geniş bir zaman dilimidir. Temel hayat tarzı -belki başlarında çok değil ama- tarım, hayvancılık, yerleşik hayat gibi yazının bulunmasını da zorunlu kılan bir hayat tarzıdır.

Robert Braidwood Türkiye’deki birçok prehistoryacının hâlen başucu kitabı olan “Tarihöncesi İnsan” kitabında (3) bu aşamayı, insanlık tarihi oyununun “ikinci perdesi” olarak yorumluyor. Bu ikinci perdede temel hayat tarzı aslında günümüzden 100-150 yıl öncesine kadar pek fazla değişmiyor. Evet, çok önemli olan yazı bulunuyor, devletler kurulup yıkılıyor, çağlar, dönemler vb. değişiyor ancak, insanların üretme biçimindeki değişimler -örneğin iki bin yıl sonra Mars’tan Dünya’ya bakan bir tarihçi için- yakın zamana kadar aynı genel çerçevenin çok da dışına çıkmıyor (on bin yıllık koskoca tarih tek bir sepete toplanabiliyor!).

MS 2126: “Neolitik kazıdan yazı çıktı!” haberi (4)
Peki ya, Neolitik Dönem’de bir yerlerde bir şekilde yazı keşfedildiyse ve biz onun kanıtını henüz bulamadıysak? Bunun büyük bir saçmalık olduğunun söylenebilir. Ama hayal etmekten de zarar gelmez. Son yıllarda Neolitik Dönem’e bakışımız yeni ortaya çıkan bilgiler ve keşiflerle çok hızlı bir şekilde değişiyor. “Olamaz!”, diye şaşırdığımız bir çok yeni keşif, bu dönemi neredeyse hiç tanımamış olduğumuzu her geçen gün bir kez daha gösteriyor.

Göbeklitepe gibi, dönemi, bizim yakın zamana kadar düşünmüş olduğumuzdan, çok daha organize olmuş toplumlar şeklinde yansıtan keşiflerin sayısı gelecekte belki daha da çoğalacak (5). İnsan düşünmeden edemiyor; ya birisi bir yerlere bir şeylerin notunu aldıysa (“bugün sekiz tane taş diktik, valla süper” gibi)? Nasrettin hocadan beri, “ya tutarsa” diye bir iddialaşma şekli vardır. Ama gerçekten, neden olmasın?
Bu fikirler “Prehistorya tanrısı”na şirk koşmak gibi gelebilir. Ancak yazıyı “ilk” kullanan Tunç Çağı’ndakilerle, Neolitik-Kalkolitik toplulukların resimleri arasında gerçek anlamda “7 fark” bulabilir miyiz? Uzmanı belki bulur ama bunlar uzaktan görünecek kadar büyük olmayabilir.

Yazının varlığına/yokluğuna bel bağlamış, tarihi yazısızlık ve yazıyla ayıran o beyhude feryatlar ne olacak? Yüz elli yıllık oturmuş disiplinler ne olacak? Arkeolojinin ilk kurulduğu günlerden beri tekrarlaya tekrarlaya gelen bu “yazı öncesi/sonrası” yanlışından bir gün kurtulmak zorunda kalabiliriz. Şunu artık kabul edelim: tarihin başlangıcının yazıyla bir ilgisi yoktur.

Prehistoryacılar kucaklarında kocaman fakat oldukça eski bir bombayla oturuyor. Belki bombanın içindeki barut bozulmuştur da patlamaz diye ümit ediyoruz. Ama patlarsa, Neolitik ve sonrası Protohistorya’ya devredilir, ki Prehistorya ve Protohistorya terimlerinin her ikisi de geçmişi yapay ve zorlama bir sınıflandırma yoluyla ayırmıştır. Zaten tarihteki dönemler bölüşülürken Protohistorya’ya çok az düşmüştü. Klâsik Arkeoloji’yi karıştırmayalım, ama arkeoloji dalları içinde tanımı en doğru düzgün yapılmış olandır demekle yetinebiliriz.
Bugün artık, Neolitik, Kalkolitik gibi kavramlar terk edilmekte, pek çok kişi çalıştığı dönemi kalibre karbon tarihi ve bölge ile tanımlamaktayken, bu dalga prehistorya ya da tarih öncesine de ulaşmak zorunda. Türkiye üniversitelerinde en az 50-60 yıllık geçmişi olan prehistoryanın adı daha yeni “Türkçe’ye çevrilmişken” bunu tamamen terk etmeyi de düşünmeliyiz.

Prehistorya “Diptarih” olabilir mi?

Yüzelli yıllık bu hata bugün kendini çoğalta çoğalta üniversite ve düşünce sistemlerimizde kök salmış durumdadır. Bu patlamanın gerçekleşmesi için gereken, yazının “ilk”inden önceki “ilk” formunun ne olduğunu bulmamız ve bunu çözümlememiz için yüzyıllarımızı harcamamız da gerekebilir. Daha önce nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şeyin kanıtını nasıl arayabileceğimizi zaten nasıl bilebiliriz? Yani, kucağımızda patlamaya hazır bir bomba olsa bile paniğe gerek yok, bir süre daha rahat rahat takılabiliriz. Bize bir şey olmaz abi…

Aslında bu küçük terminolojik hata kimsenin çok da derdinde değildir. Herkes işinde gücündedir. Yarın öbür gün, onbin yıllık yazı bulunsa bile, bunun bizim zihinlerimize sirayet etmesi belki de yüzlerce yıl alacaktır (burada “önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha zor” gibi şeyler düşünün…). Prehistoryacı, yine prehistoryasını yapmaya huzurla devam edebilecektir.  Hatta çok sıkışırsak adına “yazılı prehistorya” bile diyebiliriz. Sonuçta yüzelli yıllık bir hatanın hata olduğunu artık fark etmemekte haklı değil miyiz? Sonuçta o hatayı ilk biz yapmadık… Hem kim ne diyebilir ki, bu ülkede prehistoryayla uğraşan iki elin (tamam, belki üç-dört elin) parmağı kadar insan var.
Bunca yılın “prehistoryası”na “tarih öncesi” deyip işin içinden sıyrılmanın mümkün olmadığını anlatmaya çalıştım. İyi niyetli de olsa, prehistorya anabilim dallarına “tarih öncesi” demek yüzyıllık hatanın tekrarıdır. Bu türkçeleştirme çabası “computer”e “bilgisayar” demekten ziyade “otobüs”e “oturgaçlı götürgeç (ya da her neyse)” demeye daha çok benzemektedir.

Sonuç olarak, yine de ve ısrarla Kılıç Kökten’in ve konuştuğu o köylünün keşfettiği terimin, “diptarih”in bir kez daha düşünülmesinden faydalanabiliriz. Arkeoloji genel olarak, insanın bu gezegendeki hikâyesinin peşindedir ve bunu değişik alanlara ayırıp parçalayarak bu hikâyeyi daha karmaşık bir hâle sokabiliriz (zaten bu hikâye hâlihazırda kendi başına yeterince karmaşık). Ama her şeyi kategorize eden düşünce dünyamızda “Prehistorya”yı da bir rafa koymamız gerekiyorsa, isminden başlayarak bunu “diptarih” diye “eski ama yeni” bir rafa koymakta fayda olabilir. Hem o zaman Neolitik’te yazı bulunsa bile “ama bak, hâlâ tarihin dibine çok yakınız” denilebilir. Böylelikle gelecekte ne keşfedilirse keşfedilsin, “Neolitikçi”ler “diptarih”ten ayrılmak zorunda kalmaz, huzur içinde yaşayabilir.

Notlar:
1 – “Prehistorya” teriminin ilk kullanımı ile ilgili bilgileri şuradan okuyabilirsiniz: Kartal, M., 2015. “Prehistorya (Tarih Öncesi) Kavramı”, Anadolu Prehistorya Araştırmaları Dergisi (APAD) 1: 145-161.
2 – K. Kökten’in “diptarih” terimini kullandığı bazı makaleleri:
Kökten, K., 1960. “Anadolu-Maraş Vilayetinde Tarihten Dip Tarihe Gidiş”, Türk Arkeoloji Dergisi X/1: 42-52.
Kökten, K., 1962. “Maraş ve Antalya Vilayetinde Süreli Dip Tarih Araştırmaları Hakkında Kısa Bir Rapor”, Türk Arkeoloji Dergisi XI/1: 40-41.
Kökten, K., 1970. “Yazılıkaya’da ve Kurbanağa Mağarasında (Kars-Çamuşlu) Yeni Bulunan Diptarih Resimleri”, Karseli 6/69: 2-16.
Kökten, K., 1974. “Keban Baraj Gölü Alanında Diptarih Araştırmaları; 1971”, Keban Projesi 1971 Çalışmaları, ODTÜ Keban Projesi Yayınları, Ankara: 1-5.
Kökten, K., 1975. “Kars Çevresinde Dip Tarih Araştırmaları ve Yazılıkaya Resimleri”, Atatürk Konferansları V, TTK Yayınları, Ankara: 95-104.
3 – Braidwood, R. J., 1995. Tarihöncesi İnsan, B. Altınok (çev.), Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.
4 – “Haber” dedim, çünkü Türkiye’de bulunursa bu keşif Nature’a yazılmak yerine haber ajanslarının yerel muhabirlerine yapılan bir açıklamayla gazetelerde yayınlanır.
5 – İlginç bir tartışma için bakınız: Dönmez, Ş., 2015. “İnsanlık Tarihinin En Eski Ezberi Nasıl Bozuldu?”, #tarih 10: 40-43.

*Bu yazı 31 Ocak 2016 tarihinde ArkeolojiGazetesi.com'da yayınlanmıştı. Site kapanınca buraya taşındı.

28 Eylül 2013

arkeolojide_kusak_farklari.xls

Berkay Dinçer
Uzunca bir süredir arkeolojigazetesi’ne üniversitedeki yeni arkeologlarla eski arkeologların farkları ile ilgili bir yazı yazmayı planlıyordum. Hatta pek çok kez de başladım bu yazıya ama bir türlü bitiremedim. Çünkü bu sonuçların belki yüzlerce nedeni var ve hangisini anlatacağıma bir türlü karar veremedim. Memleketin hâli işte…

O yüzden bu yazıyı yazmadan derdimi nasıl anlatırım diye bir yol bulmaya çalıştım ve bu tablo ortaya çıktı. Elbette bu tablo bir genellemedir, dolayısıyla “her koşulda doğrudur”, “herkes için geçerlidir” demiyorum. Ayrıca belirtmeliyim ki, bu tabloda yazılanlar sadece benim sınırlı gözlemimi ve zaman zaman da çarpık bakışımı yansıtmaktadır, ve hatta zaman zaman pireler deve de yapılmıştır. Kuşakların özellikleri yazılırken kimi zaman çeşitli “tip” karakterlerden faydalanılmıştır ki bunların bazı durumlarda çoğunluğu yansıtmadığını biliyorum.

İkinci kuşağı biraz sevmişim gibi gelebilir. Ama üçü oluşturanlar tamamıyla onlardı. Her kuşağın bir sonrakinin oluşumuna katkısını da hesaba katmak gerekir. Özellikle üniversitede işe alınma süreçlerinin bir önceki kuşak tarafından belirlendiğini unutmamalıyız (masum değiliz hiç birimiz). Sağolsun ÖYP denen sistem geldi de artık sınır tanımıyoruz.





*Bu yazı 28 Eylül 2013 tarihinde ArkeolojiGazetesi.com'da yayınlanmıştı. Site kapanınca buraya taşındı.

26 Kasım 2012

Türkiye için Arkeozooloji – Hemen Şimdi!

Türkiye için Arkeozooloji – Hemen Şimdi!
Türkiye'de sürdürülebilir arkeozoolojik eğitim ve uygulama için bir çağrı
Dr. Canan Çakırlar
Alman bir doğa bilimci olan R. Virchow Schliemann’ın ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Troia’da yaptığı kazılardan çıkan hayvan kalıntılarını inceleyip yayınlamıştır (Virchow 1879). Bu çalışmanın Türkiye’de yapılan ilk arkeozoolojik çalışma olduğu iddia edilebilir. Yaklaşık 120 yıl sonra, bugün, Türkiye toprakları içinde kalan kazılardan çıkan hayvan kalıntılarından elde edilen veriler uluslararası bilim çevrelerinde yoğun rağbet görmektedir. Ülkemizde her yıl üçyüzden fazla kazı projesinin yürültüldüğü göz önünde bulundurulduğunda arz-talep dengelerinde her hangi bir ‘sıkıntı’ olmadığı var sayılabilir. Kazılarda ortaya çıkarılan bu paha biçilmez ‘etüdlük’ malzemenin bir kısmı (tahminimce yüzde birden az bir kısmı) çeşitli arkeozoologlar ve öğrencileri tarafından zahmetli ve uzun soluklu çalışmalar sonucunda değerlendirilmektedir. Türkiye’deki üniversitelerde zaman zaman arkeozoologlara da ‘kadro’ açılması mümkün olmaktadır. Hali hazırda pek çok yüksek lisans ve doktora öğrencisi tezlerini arkeozooloji ile ilgili konularda hazırlamaktadır.  Her yıl düzenlenen arkeometri sempozyumunda salt arkeozoolojiyle ilgili sunumlardan oluşan oturumların da yer alması neredeyse gelenekselleşmiştir.

Bu bilgi ve gözlemlerden yola çıkarak Türkiye’de arkeozoolojinin umut verici bir resmini çizmek mümkün gibi görünse de, bu resmin eğitim ve uygulama politikaları sayesinde değil, belli bazı bireylerin üstün çabaları sayesinde  oluştuğunun altını çizmek şarttır. Türkiye’de arkeozoolojinin sorunları sürekli göz ardı edilmektedir. Arkeologlar arasında gerçekleşen az sayıda tartışmada sıra nedense hiç bir zaman arkeozoolojiye gelmemektedir.

Bu yazıyı yazmadaki amacım Türkiye arkeozoolojisinin oluşumu ve sürdürülebilirliği açısından belirlediğim başlıca sorunları kısa ve öz bir şekilde paylaşmak ve neden bu meselelerin ivedelikle eğitim ve uygulamada yapısal değişikliklere gidilerek ele alınmaları gerektiğini anlatmaya çalışmak.  Sonuç olarak bu meselelerin hızla büyüyen genç ve yerel arkeozoologlar tarafından toplu olarak kararlaştıracakları ilkeler çerçevesinde ele alınması gerektiğini savunacağım. Burada her ne kadar arkeozoolojinin sorunlarından bahsedecek olsam da, belirlediğim sorunların ekolojik arkeolojinin diğer dalları için de geçerli olduğu hatırlatma gerektirmeyecek kadar aşikar olacaktır. 

Arkeozoolojinin fen-edebiyat fakülteleri içinde yer aldığı ülkelerde, arkeozoolojinin geçmişte yaşamış insan topluluklarına ilişkin her türlü konuyu aydınlatmaya yarayan bir araç olduğu yaygın olarak kabul gören bir gerçektir. Arkeozoolojinin bu ana amacının yanı sıra daha pek çok konuya ışık tutabildiği düşüncesi de giderek ön plana çıkmaktadır. Arkeozoolojik kalıntılardan yola çıkılarak elde edilen bilgiler alan oluşum süreçlerini, dolayısıyla da arkeolojik stratigrafileri anlamaya yardımcı olabilir; doğa tarihinin başlıca sorularından olan nesillerinin tükenmesinde insan faktörleri meselesi ancak arkeozoolojik çalışmalar sayesinde anlaşılabilir. Arkeozooloji habitat rekonstruksiyonları yaparak paleoklimatolojik sorulara yanıt imkanları sunabilir. Arkeozoolojinin koruma biyolojisi için temel bilgiler sağladığı da son zamanlarda kabul görmeye başlayan özellikleri arasında sayılmaktadır. Bütün bunlara rağmen, arkeozooloji bir araç-bilim ya da yan dal olarak görülemez. Daha önceleri paleontoloji ve arkeoloji bilimlerinin yöntemlerini benimseyerek ilerleme kaydeden arkeozooloji bugün kendi yöntemlerini geliştiren ve kabul ettiren, yani kendi ayakları üzerinde duran bir bilim dalıdır. 
Bu sebeplerden dolayı, arkeozooloji dünyanın en önemli ve iyi hakemli dergilerinde en sık yer alan bilim dallarından biri haline gelmiştir (Butzer 2009, Marriner 2009). Salt arkeozooloji üzerinde yoğunlaşan hakemli dergiler de (örn. Archaeofauna ve Anthropozoologica) dünyanın yüksek etkili dergileri arasında bulunmaktadırlar. Arkeozooloji aktif ve büyüyen bir bilim dalıdır.

Türkiye arkeozoolojisinin anlam ve önemine geri dönersek, bu konuyu da rakamlarla irdelemek mümkündür. Uluslararası Arkezooloji Konseyi’nin (ICAZ – arkeozoolojinin dünya çapında geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için 1974’te kurulmuş olan profesyonel bir dernek) seçimle başa gelen Uluslararası Komitesi (International Committee) onsekiz farklı ülkeyi temsil eden otuz bilim insanından oluşmaktadır. Bu bilim insanlarının yüzde otuzüçünün araştırma konuları Türkiye’yi de kapsamaktadır. Bu araştırmalarının bazılarının temelleri 1960lı yıllarda atılmıştır. Aslında bir tıp doktoru olan Eşref Deniz daha 1991 yılında Türkiye’den elde edilen bilgi birikimini yeterli görmüş olacak ki, “Son 30 yılın bilgileri ışığında Anadolu arkeobiyolojisi” isimli bir bildiriyi Arkeometri Sonuçları Toplantısı’nda sunmuş ve 1992 yılında da yayınlamıştır. Eşref Deniz Türkiye’nin ilk arkeozooloğu sayılabilir. Yirmi yıl önce ivme kazanmaya eğilimine girmiş Türkiye arkeozoolojisinin yavaşlamasına yol açan belki de en talihsiz olay lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi’nde tamamlamış olan Berrin Kuşatman’ın Londra Üniversitesi’nde  doktorasını vermesinden kısa bir süre sonra ani ve trajik bir şekilde hayatını kaybetmesi olmuştur.  

Türkiye’de arkeozoolojinin geçirdiği bu spesifik sorun ve gelişmeleri bir kenara bırakıp, ama Türkiye’de arkeozoolojinin altmış yıllık bir geçmişi olduğunu da akılda tutarak, Türkiye’de arkeozooloji eğitimi ve uygulamalarının bugünkü durumuyla ilgili dört ana gözlem ortaya konabilir: 
1.     Arkeologlar ve kültürel miras uzmanları hala arkeozoolojik yöntem ve yaklaşlımların arkeolojide temel bir yer tutması gerektiğine ikna olmuş gibi görünmemektedirler.

2.     Bilimsel arkeolojik çalışmalar disiplinlerarası verilerin sentezlenerek ana temalara bağlanması konusunda ancak kısmen başarılı olabilmiştir.

3.     Kazı projelerini yöneten ve materyal kültüre odaklanan arkeologlar ile arkeozoologlar arasındaki etkileşim ve işbirliği hala çok zayıftır.

4.     Öğrencileri kariyerlerine hazırlamak amacıyla belirlenen arkeoloji müfredatları arkeozoolojik konuları işlemekte son derece yetersiz kalmıştır.

KW Butzer 1975 yılında "Arkeolojiye ekolojik yaklaşım: Gerçekten deniyor muyuz?" başlıklı klasik bir makale yazmış, aynı gözlemleri o zaman dünyada uygulanan çevresel arkeolojiler için açıklamıştır. Bu gözlemlerin Türkiye arkeozoolojisi için bugün geçerli olması bir tesadüf değil, acı bir gerçektir. Bu durum endişe verici olmaktan artık çıkmış, kırmızı alarm verir hale gelmiştir.  

Ben bu sorunların öncelikle varlığını kabul etmek için meseleye etik açıdan bakmakta fayda görüyorum. Temel bilgilerimize geri dönelim; gündelik arkeolojik yaşamımızda, kazıda olsun, fakültede olsun artık düşünmeye belki de fırsat bulamadığımız temel sorulara: Arkeoloji neden yapılır? Kültürel ve doğal mirasımızı anlamak için en önemli kaynaklardan birini teşkil ettiği için. Ama arkeoloji yenilenebilir bir kaynak değildir. Türk ekonomisi büyüyüp, sırtını da devasa inşaat projelerine dayadıkça, ve bu inşaat projeleri kültürel ve doğal miras yasa ve uygulamalarının yokluğunda tüm şiddetiyle artarak tahribata devam ettikçe parçalanarak yok olan bir kaynaktır. Kesilen bir asırlık çınar, kazılmadan tahrip edilen bir Roma tapınağı ve incelenmeden toprakta ya da müze depolarında kaybolan bir kemik arasında kategorik olarak bir fark yoktur.

Bilimin amacı nedir? Bilgi üretmek ve bilgiyi yaymak. Arkeozooloji eğitim ve uygulamasının istisna değil bir standart olduğu bir dünyada, üniversite müfredatlarını öğrencilerin arkeobiyolojik yöntem ve teoriler konusunda da eğitilmelerini sağlayacak şekilde değiştirmek ahlaki bir zorunluluk olarak görülmelidir.  Arkeozooloji öğrenimi ve uygulamaları Türkiye arkeolojisinin bir an önce ayrılmaz bir parçası haline getirilmelidir. Kısa süreli, devamlılığı olmayan, katılımcı sayısının kısıtlı olduğu arkeozooloji kurslarının ya da Türk ve yabancı bilim insanlarının gönüllü olarak zamanlarını ayırıp kazılarda öğrencileri arkeozooloji alanında yetiştirmeye çalışmasının kalıcı çözümler getirmediğini artık görmemiz gerekmektedir. Giderek bilinçlenmekte olan arkeoloji öğrencisinin bu tür kurslara gösterdiği büyük ilgi bu görüşü onaylamaktadır.

Türkiye’de arkeolojinin hal ve gidişatı tartışma konusunu olduğunda  ‘alt disiplinler’ ve ‘uzmanlık alanları’ nadiren gündeme gelmektedir (örn: Erdur ve Duru 2003, Özdoğan 2008). Bu durum, kuralları koyabilecek ve uygulayabilecek kapasitedeki kimseleri bu yönde harekete geçmeye ikna etmeden önce içerden gelen bir değişime acilen ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Bu tür köklü bir değişimi sağlayacak bir yol planının yerel ve kolektif bir platform tarafından en kısa zamanda belirlenmesi gerekmektedir. Böyle bir oluşumda en önemli rolü ancak yazının başında bahsettiğim genç yüksek lisans ve doktora öğrencileri oynayabilir.  

NOT:
Bu yazının bir versiyonu çift dilli olarak 6 Ekim 2012 tarihinde Günümüzde Dünya Arkeozoolojisi konulu sempozyumda sunulmuştur. İngilizce benzer metni ICAZ bülteninin sonbahar 2012 sayısında yayınlanmıştır. 
KAYNAKÇA:
Butzer KW (1975) The ecological approach to archaeology: are we really trying? American Antiquity 40/1: 106-111.

Butzer KW (2009) Evolution of an interdisciplinary enterprise: the Journal of Archaeological Science. Journal of Archaeological Science 36/9: 1842-1846.

Deniz E (1992) Son otuz yılın bulgularında Anadolu arkeobiyolojisi. Arkeometri Sonuçları Toplantısı7: 67–75.

Erdur O and Duru G (2003), (derleyenler) Arkeoloji: Niye? Nasıl? Ne İçin? Istanbul, Ege Yayınları.

Kuşatman B (1992) The origins of pig domestication with particular reference to the Near East. Yayınlanmamış doktora tezi, University of London.

Marriner N (2009) Currents and trends in the archaeological sciences. Journal of Archaeological Science 36/12: 2811–2815.

Özdoğan M (2008) Türk Arkeolojisinin Sorunları ve Koruma Politikaları. Istanbul, Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

Virchow R (1879) Beiträge zur Landeskunde der Troas. Abhandlungen der Königlichen Akademie der Wissenschaften Berlin, Physikalische Klasse 3:1-190.

18 Ekim 2012

Tarihöncesi Dönemin Değişen Doğal ve Kültürel Çevre Ortamında İstanbul

İstanbul Araştırmaları 1:

İstanbul'un Tarihsel Süreçte Yaşadığı Değişimler Üzerine Kültür ve Mimarlık Araştırmaları


1. Bölüm
“Tarihöncesi Dönemin Değişen Doğal ve Kültürel Çevre Ortamında İstanbul”
Sunuş: Prof. Dr. Mehmet Özdoğan

Tarih: 20 Ekim 2012 Cumartesi

Saat: 16.00-18.00

Yer: Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Karaköy, Kemankeş Cad. No, 31 Beyoğlu
İletişim: 0212 251 49 00

*Kullanılan görsel: Vikipedi.

24 Eylül 2012

Günümüzde Dünya Arkeozoolojisi / World Archaeozoology Today

Prof. Dr. Angela von den Driesch (1934-2012) anısına uluslarası bir sempozyum:

Günümüzde Dünya Arkeozoolojisi / World Archaeozoology Today

Tarih: 06 Ekim 2012, Cumartesi

Yer: Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi İstiklal Caddesi No: 181 Merkez Han 34433 Beyoğlu, İstanbul

Ayrıntılı bilgi için: World Archaeozoology Today/tr ve Facebook

Arkeozooloji son derece sık rastlanan arkeolojik hayvan kalıntılarını inceleyen bilim dalıdır. Arkeozoologlar karşılaştırmalı osteoloji, izotop jeokimyası, paleogenetik, tafonomi ve diğer analitik araçlardan faydalanarak, 75,000 yıl önce Afrika'nın Orta Paleolitik Çağı'nda insanın sembolik davranışlarının doğuşundan günümüz denizel ekolojilerinin gelecek nesiller için korunmasına kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsayan pek çok konuda araştırmalar yapmaktadırlar. Arkeozooloji Anadolu'nun zengin kültürel ve doğal mirasını anlamak için de hayatı önem taşımaktadır.

Bu tek günlük sempozyum, dünyanın önde gelen arkeozoologlarıyla (Uluslararası Arkeozooloji Kurulu -ICAZ- Uluslararası Komitesi üyeleri) Türkiye'de çalışan arkeologlar arasında bir sohbet, yer kürenin çeşitli uçlarına (Patagonya'dan Çin'e) ve insanlık tarihin derinliklerine uzanan antro-zoolojik bir yolculuk (Patagonya'dan Çin'e kadar) ve arkeoloji ve arkeozoolojinin küresel sorunlarının tartışılabileceği bir platform olacaktır.

Sizi bu eşsiz etkinlikte bize katılıp, uluslararası arkeozooloji ve Anadolu arkeolojisi arasında gelişmeye başlayan diyaloğun bir parçası olmaya davet ediyoruz.

Sempozyum 'arkeozoolojinin annesi' de denilen Prof. Dr. Angela von den Driesch'in anısına düzenlenmektedir. Prof. von den Driesch Fikirtepe'den Göbeklitepe'ye Türkiye'de pek çok kazıda da çalışmalar yapmıştır.

Program

9:00 - Açılış konuşmaları

László Bartosiewicz (ICAZ başkanı)
Canan Çakırlar (düzenleyen)
Scott Redfod (Koç AnaMed müdürü)


27 Temmuz 2012

Arkeolojik Arazi Çalışmalarında İş Güvenliği

Berkay Dinçer

İş kazaları ve işçi ölümleri açısından Türkiye dünyadaki en kötü durumdaki ilk beş ülkeden bir tanesidir. Türkiye’de özellikle işverenlerin sorumsuzluğu yüzünden işlenen “iş cinayetleri” her gün ortalama 5 çalışanın hayatını kaybetmesine neden olmaktadır. Sorumsuzluk ve ihmâl dolayısıyla meydana gelen pek çok iş kazasının engellenmesi mümkünken yasal mevzuatın yetersizliği ve bunun bile uygulanmaması yüzünden iş cinayetleri artarak sürmektedir (1).

Arkeolojik arazi çalışmaları da işçi/çalışan güvenliği ve sağlığı açısından pek çok risk içermesine karşın çeşitli nedenler yüzünden bu çalışmalar gerçek anlamda “ciddi” iş olarak görülmez. Bunların başında arkeolojik çalışmaların çoğunlukla kısa süreli ve “iş”ten çok bilim amaçlı olarak yürütülmesi gösterilebilir. Arkeolojik arazi çalışmalarının “iş” olarak görülmesi bu çalışmalar genellikle ticari hedeflerle gerçekleştirilmediğinden dolayı pek yaygın bir eğilim değildir. Türkçe olarak arkeolojik çalışmalarda iş/işçi güvenliği ve sağlığı açısından pek fazla bir yayının olmadığı da göze çarpmaktadır.

Geçen günlerde Manisa’da Amerikalı arkeolog Chad DiGregorio’nun tatil gününde tek başına çevredeki mağaraları ziyaret etmek için çıktığı gezide hayatını kaybetmesi (2) basit doğa yürüyüşlerinin bile ne kadar tehlikeli etkinlikler olabileceğini bir kez daha gösterdiği için böyle bir yazının yazılması ihtiyacı doğmuştur.

İstanbul’daki Marmaray ve Metro kazıları ve birkaç başka kazı haricinde Türkiye’de fazla sayıda uzun süreli arkeolojik arazi çalışması gerçekleşmemektedir. Dolayısıyla, genel olarak bakıldığında arkeolojik kazılarda iş güvenliği ile ilgili deneyimlerin biriktirilmesi ve aktarılması bugüne kadar mümkün olmamıştır.

Kurtarma amaçlı çalışmalara genel olarak bakılırsa, bunlardaki iş güvenliği uygulamalarının daha çok inşaatla ilgili çalışmalardaki uygulamalardan devşirildiği görülebilir. Ne yazık ki, pek çok uygulamada bu devşirmenin bilinçsizce yapıldığı, yaratıcı ve sorun çözücü olunmadan basit bir şekilde kopyalamaya dayandığı gözlemlenebilir. Bu da doğası gereği inşaat çalışmalarından daha farklı olan arkeolojik arazi çalışmalarına özgü bir iş güvenliği uygulamasının olmaması sonucunu doğurmaktadır. Dolayısıyla arkeolojik arazi çalışmalarında şu anda Türkiye’deki uygulamaların işçi güvenliğini sağlamaktan genel olarak uzak olduğu, arkeolojik arazi çalışmalarında çalışan herkesin risk altında olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bu yazıda genel olarak arkeolojik arazi çalışmalarında iş ve işçi güvenliği ile ilgili neler yapılabileceğine değinilecek ve bu konudaki temel kavramlar ve çağdaş yaklaşımlar kısaca özetlenecektir.

ARKEOLOJİK ÇALIŞMALARDA İŞ GÜVENLİĞİ ANALİZİ
Her tür çalışmada olduğu gibi, arkeolojik çalışmalarda da her çalışma alanı/birimi için bir iş güvenliği analizi yapılmalıdır. Bu analiz yazılı olarak yapılırsa hem aktarılması hem de geliştirilmesi çok daha kolay olacaktır. Böylelikle örneğin çalışmaya yeni katılan bir öğrenci ya da bir işçi de iş güvenliği analizlerinin gelişimini takip edebilecektir.

İş güvenliği ile ilgili tüm uygulamalar gibi, iş güvenliği analizi de “bunu yapmamız lâzım/zorunlu” denilerek yapılmamalıdır. Bunun neden gerekli olduğu ve neden sürekli güncel olması gerektiği çalışan herkes tarafından iyice anlaşılmalıdır. Bu sorulara cevabımız insan hayatının değerli olması olabilir.

İş güvenliği analizinin, bütün ekip üyeleri ve çalışma alanları için standart olarak bir adet yapılması yerine her çalışma birimi/alanı tarafından ayrı ayrı yapılmalıdır. Örneğin, kazı evinde ayrı riskler söz konusuyken bir höyük ya da bir mağarada riksler farklı olacaktır. İş güvenliği analizleri sürekli olarak güncel tutulmalıdır. Bunun için ihtiyaca göre haftalık ya da 15 günlük zaman dilimlerinde toplantılar yapılabilir. Böylelikle askerde imzalatılan “tebliğ tebellüğ” belgeleri gibi “hamamda yalınayak koşmayacağım” ya da “elektrik prizine elimi sokmayacağım” gibi salakça ifadelerden düzenli olarak arındırılması sağlanabilir.

İş güvenliği analizinin temel özelliği, en alttan en üste, profesöründen su getirme işini yapan çocuğuna kadar bütün ekip üyelerinin katılımı ile ortaklaşa yapılmasıdır. Elbette bu konuda profesyonel destek de alınabilir. Ne yazık ki, Türkiye’de iş güvenliği alanında size daha önceden doldurulmuş standart formları imzalatabilecek pek çok şirket vardır. Yine de iş güvenliği “iş”ini sadece kar amaçlı şirketlere bırakmak güvenli bir çalışma hayatı için gerçekçi bir çözüm değildir. Sırtınıza yaslanıp bu şirketlerin yasal prosedür için gerekli olan evrakları hazırlamasıyla yetinirseniz, bir kaza olduğunda ellerinize kan bulaşmış olur.

İş güvenliği analizi işini kendiniz demokratik bir şekilde tartışarak yaparsanız gerçek anlamda faydasını görmeniz mümkün olabilir. Bu da çalışma ortamındaki risklerin hep birlikte saptanması demektir. Böylelikle genellikle otomatiğe bağlanmış bir şekilde yapılan işlere bir kez de dışarıdan bakma fırsatı yaratılır ve işlerdeki tehlikeler daha açık görülebilir. Herkes işe farklı bir açıdan baktığı için herkesin, özellikle de konuşmaya genelde pek meyilli olmayan işçilerin katılımı yüksek öneme sahiptir.

İş güvenliği analizi güvenli bir çalışma ortamının oluşturulmasının temelidir.

İŞ GÜVENLİĞİ ANALİZ FORMU
İş güvenliği analizinin yazılı olarak yapılması bu bilginin biriktirilmesi ve aktarılması için büyük öneme sahiptir. Dolayısıyla bir iş güvenliği analiz formu kullanılabilir. Başka önemli nokta da bu formun kısa ve öz olabilmesinin sağlanmasıdır. Bu formun temel özelliği “prosedür gereği” bir kez yazılması değil, her zaman insanları korumak için işlevsel olabilmesidir. Bu da o formun yazılıp bir dosyaya kaldırılmasıyla değil, her gün, her ihtiyaç duyulduğunda okunması, elden ele dolaştırılmasıyla olabilir.

Elbette arkeolojik kazı çalışmalarında işçilerin azımsanmayacak ve vazgeçilemeyecek bir kısmının okuma-yazma bilmediği de göz önüne alınmalıdır. Tavsiyemiz bu formun içeriğinin her sabah bütün ekiple sözlü olarak çalışmanın başladığı ilk dakikalarda paylaşılmasıdır. Etkileşimli bir şekilde, öğrenci-öğretmen ilişkisine benzemeyen bir şekilde formun içeriği paylaşılmalıdır. Katkı yapmak isteyenlere her sabah üşenmeden fırsat verilmesi verimi arttıracaktır. Ayrıca zorunluluklar/kurallar koymak, “baret takmayan burada çalışamaz” demek yerine neyin neden yapıldığını anlatmak daha yararlıdır.

Basit bir iş güvenliği analiz formunda üç temel sütun bulunması uygundur. Ancak elbette her duruma ve her işe göre bu sütunların sayısı azaltılıp arttırılabilir ve yerleri değiştirilebilir. İş güvenliğinde her hastalığa iyi gelebilecek bir tek reçetenin olmadığı bir gerçektir. Örnek olması açısından bu sütunları şöyle sıralamak mümkündür: Yapılan iş, olası tehlike, önlemler.

Örneğin yapılan iş, kazı; olası tehlike de göz yaralanmaları olsun. Bu tehlike tüm çalışanların katılımıyla yapılan bir toplantıda tartışıldığında bunun azaltılması/ortadan kaldırılması için önerilen çözümler de önlemler sütununda yer alacaktır. Bu örneğin gözlük gibi bir koruyucu ekipmanın kullanılması olabileceği gibi, hareket tarzının değiştirilmesi de olabilir.

İş güvenliği formları çok sık tekrar edilen belgeler oldukları için belirli bir süre sonunda bu formlara karşı çalışanlarda bir duyarsızlık gözlemlenebilir. Buna engel olmak ve herkesin ilgisini canlı tutabilmek için komik tehlikeler yaratılıp yapılması mümkün olmayan önlemler önerilebilir. Örneğin bir tehlike: “canlı bir dinozor bulmak” ve önlem de “kaçın!” olabilir. Tabi bunlar hiç değiştirilmeden çok fazla tekrarlanırsa beyinleri yakma riski mevcuttur.

ARKEOLOJİDE İŞ GÜVENLİĞİ EKİPMANLARI
Güvenli bir çalışma ortamının yaratılmasının olmazsa olmazlarından bir tanesi de iş güvenliği ekipmanıdır. Bunların da her duruma uygun bir reçetesi yoktur ve her arkeolojik çalışmada değerlendirilen risklere göre farklı ekipmanlar kullanılmalıdır.

En yaygın kullanılan ekipmanlardan bir tanesi barettir. Baret genel olarak rahatsız, kimsenin takmaktan hoşlanmadığı bir iş güvenliği ekipmanıdır. Özellikle sıcak havalarda kafada çekilmez bir ağırlık yapar. Dolayısıyla, zorlamacı, çalışanın görüşlerini önemsemeyen tepeden inmeci bir anlayışla baret kullanımını sağlamak imkânsızdır. Çünkü siz arkanızı döndüğünüzde işçiniz o bareti kafasından çıkaracaktır.

Arkeologların baretlerle ilgili bir başka yanılgısı da baretin pek çok iş güvenliği sorununu çözdüğüdür. Bundan dolayı iş güvenliğine kağıt üstünde “çok fazla önem” verilen pek çok kazıda baretlerin tek başına bir üniformaya dönüştüğünü görebiliriz. Oysa ki baret sadece başınızı darbelerden korur. Sırt üstü düştüğünüzde, elinize çapayla vurduğunuzda, gözünüze toz kaçtığında ve daha yüzlerce risk karşısında baret sizi koru(ya)maz. Bu nedenle, iş güvenliği ekipmanını baretle sınırlı görmemek gerekir.

Gözlükler, eldivenler, diz ve dirsek koruyucuları gibi ekipman da büyük öneme sahiptir.
Koruyucu ekipmanın her arkeolojik çalışmada farklı bir şekilde kurgulanması söz konusu olduğu gibi her çalışan için de farklı ekipman gerekli olabilir. Örneğin, aynı ortamda bulunan bir işçi tozdan rahatsız olmazken bir başkası toz yüzünden nefes alamayabilir. Dolayısıyla her bireyin kendisine uygun ekipmanı seçmesi konusunda esnek olunmalıdır. Ancak bu esneklik belirgin riskler mevcutken gerekli olan ekipmanı kullanmamak olarak değerlendirilmemelidir.

Arkeolojik kazı çalışmalarında her durumda örneğin baretin zorunlu olması da söz konusu değildir. Küçük bir Paleolitik kazıda bıçak ve fırçayla kazı yapıyorsanız ve ortada çapa ya da kazma gibi aletler yoksa ve kimse açmanın içine dışarıdan taş falan düşürmeyecekse baretten vazgeçmek büyük bir risk oluşturmaz. Ama bu aynı zamanda baretsiz çalışmayı makul hale getirebilecek ortamı bulmanın ne kadar zor olduğunu da gösteren bir örnektir.

Bir başka temel koruyucu ekipman da gözlüklerdir. Toprak ya da taş, kazı çalışmaları sırasında çok sık bir şekilde çalışanların gözüne kaçar. Bazen de rüzgâr yüzünden göze toz kaçabilir. Bu durumlara uygun koyu ya da şeffaf camlı gözlükler tercih edilebilir. Bu gözlüklerin pazarda üç-beş liraya alınan güneş gözlüklerinden değil doğrudan iş güvenliği için üretilmiş gözlükler olması önemlidir.

Eldiven de temel koruyucu ekipmandan bir tanesidir. Arkeolojik çalışmalarda çalışanların ellerinde daha çok inşaat işlerinde kullanılan türde kaba eldivenler gözlemlenir. Arkeolojik kazıda, kültür varlıklarının tahrip edilmemesi açısından ellerin hassasiyeti büyük öneme sahiptir. O nedenle kaba eldivenler yerine koruyucu özelliği bulunan ince eldivenler kullanılmalıdır. Pek çok kazıda görülebilen ancak hiçbir koruyucu özelliği olmayan cerrahi eldivenler değil sözünü ettiğimiz.

Eğer çalışma alanının arkeolojik yapısı çıplak ayakla çalışmayı zorunlu kılmıyorsa, çelik ya da kompozit malzeme ile desteklenmiş bir iş güvenliği ayakkabısı/botu mutlaka kullanılmalıdır. Bunları kullanmak ayak yaralanmalarını büyük oranda azaltır. Sanıldığının aksine bu ayakkabılar hiç rahatsız da değildir, hatta çok havalı görünenleri bile vardır.

Koruyucu ekipman arkeolojide güvenli bir çalışma ortamını oluşturabilmek için en az zihniyet kadar önemlidir. İş güvenliği ekipmanının işçiler tarafından doğru bir şekilde kullanılmamasının temel nedenlerinden bir tanesi de bu ekipmanın çoğunlukla işveren tarafından en ucuz ve kalitesiz olanı tercih edilerek işçilere sunulmasıdır.
Dolayısıyla, bunda da tepeden inmeci yaklaşımları bir kenara bırakmak faydalı olacaktır. Örneğin şu anda Türkiye piyasasında pek çok değişik türde iş güvenliği ekipmanı bulunmaktadır. Örneğin kazı için eldiven alınacağı zaman, en yakın nalburda bulunan tip yerine aynı işleve sahip birden fazla tip eldiven ilk başta alınarak çalışanların hangisiyle daha rahat ettiği gözlemlenebilir. Kimin hangi tip eldivenle çalışmak istediği saptandıktan sonra uygun eldivenlerin alınması eldiven kullanım oranını gözle görünür bir biçimde arttıracaktır. Hangi tür ekipmanın kullanılacağını bunları fiyatı değil çalışanların hangisiyle daha rahat ettiği belirlemelidir.

Çalışanların katılımı olmadan iş güvenliği ile ilgili yapılacak her uygulama yüzeysel ve göstermelik kalmaya mahkûmdur.

ARKEOLOJİK ÇALIŞMALARDA SAĞLIK TEDBİRLERİ
Toprakla haşır neşir olunan bir bilim dalı olarak arkeolojide en fazla dikkat etmesi gereken risklerden bir tanesi tetanosdur. Toprağa dokunmak bile hasta olmaya yetebilir. Bunun yanında sıklıkla engel olunamayan küçük kesikler, diken batması gibi durumlar da ölümcül olan tetanos hastalığı riskini arttırır.
Arkeolojik arazi çalışmalarına katılan herkesin mutlaka tetanos aşısı yaptırması gereklidir. Bu aşı Türkiye’de ücretsiz olarak yapıldığı için kazı ve araştırma ekiplerine fazladan bir maliyet çıkarmaz. Aşının geçerlilik süresi genellikle 10 yıl olarak söylenmektedir. Ancak sağlık kuruluşları daha farklı zamanlarda bunun yapılmasını isteyebilir.

Bütün çalışma alanlarında alınması gereken en önemli tedbirlerden bir tanesi de ilk yardım çantalarıdır. Çalışmanın niteliğine göre ilk yardım çantasının niteliği değişebilecek olsa da, otomobiller için zorunlu olan ilk yardım çantasının içeriği genellikle arkeolojik çalışma için de yeterli görünmektedir. Bu ilk yardım çantası bol miktarda yara bantıyla desteklenirse arazi çalışmasında başa gelebilecek kazalarda ilk yardım yapılması mümkün olacaktır.
Belki kazı çalışmalarında fazladan taşınabilir göz yıkama aparatlarının bulunması gözle ilgili yaralanmaların çözümlenmesi için faydalı olabilir.

Unutulmaması gereken en önemli noktalardan bir tanesi de kazı ekipleri içinde mutlaka ilk yardım yapmayı bilen kişilerin olmasıdır. Bu ancak belirli ekip üyelerinin ilk yardım kurslarına gitmesiyle mümkün olabilir. İlk yardım kurslarına gitmiş kişiler bulunmuyorsa bir arkeolojik çalışmada ilk yardım çantası bulundurmak ancak bir iyi niyet göstergesi olarak kalacaktır. Doğru ilk yardımda bulunulması ölümleri azaltır.

Ne yazık ki, Türkiye’de çok sayıda para karşılığı ilk yardım sertifikası veren şirket de bulunmaktadır. Eğitim alınmadan sahip olunan sertifikaları kazı evi duvarına asmak çalışanların hayatlarını kurtarmaz. İş kanunları çoğunlukla işverenlerin baskılarıyla oluşturulduğu için pek çok yasal zorunluluk sadece işverenlerin kendilerini aklamasını sağlamak içindir. Dolayısıyla, güvenli bir çalışma ortamı için sertifikadan çok bilgiye ihtiyaç vardır.
Kazılarda en çok geçen muhabbetlerden bir tanesi de ağrı kesici değiştokuşudur. Başkalarına ait ilaçlar kullanılırken dikkatli olunmalıdır. Unutulmamalıdır ki, ağrı kesici ilaçlar hiçbir ilk yardım çantası içeriğinde bulunmaz. Dolayısıyla bunların reçetesiz sağlanmaması gerekir.

Özellikle kırsal alanlarda yapılan çalışmalar için en yakın hastanenin nerede olduğu, bir acil durumda bulunulan yerin 112’ye nasıl tarif edilebileceği gibi bilgiler önemlidir. Özellikle dağlık bölgelerdeki çalışmalar için parlak renkli önlüklerin giyilmesi de bir acil durumda insanların görülmesini kolaylaştırabilir.

ARKEOLOJİK KAZILARDA İŞ GÜVENLİĞİ RİSKLERİ
Kazı çalışmalarındaki güvenlik riskleri çalışılan dönem ve çalışma yöntemlerine bağlı olarak değişmektedir. Mimari restorasyon ağırlıklı çalışmalarda zaman zaman iş makinaları kullanılır. Bu araçlar ölümcül kazalara yol açabilme riski en yüksek kazı ortamlarını oluşturur. Dolayısıyla, özellikle klâsik arkeologların iş güvenliği için profesyonel destek alması gerekebilir.

Anadolu’da özellikle höyüklerdeki en önemli güvenlik sorunu görkemli kesitlerdir. 5 bin yıllık geçmişi pasta dilimi kesiti gibi göstermek için çok zaman 15-20 metrelik kesitler oluşturulur. Bu bir höyüğü çok görkemli, ziyaretçisi için muhteşem gösterse de çalışanların güvenliği için en büyük risklerden bir tanesidir. Bir metreden büyük her kesit ölümcül olabilecek bir risktir (hobbitler için 35cm). Ayrıca yüksek bir kesitin çökmesi arkeolojik varlıklara da zarar verecektir.

Yüksek kesitler mümkün olduğunca azaltılmalı, azaltılamıyorsa güvenli bir şekilde desteklenmeleri sağlanmalıdır. Türkiye’de özellikle kazı çalışmaları sırasında çöken kesitlerin altında kalan işçilerin kepçe gibi iş makinalarıyla kurtarılmasına çalışılırken başlarının koparılması neredeyse bir gelenektir (3). O nedenle bir kesitin çökmesi sonrasında kurtarma da çok dikkatli yapılmalıdır.

En doğru yaklaşım, kazı çalışmalarında başa gelebilecek en kötü senaryoların plânlanmasıdır. Düzgün bir şekilde yapılmış ve sürekli yenilenen bir iş güvenliği analizi süreci en kötü senaryoların tasarlanmasını da mümkün kılar. Prehistorik yöntemlerle elle yapılan ortalama bir arkeolojik kazı çalışmasında taslak olarak şöyle bir iş güvenliği analiz formu oluşturulabilir:

Yapılan iş > olası tehlike > önlem
    •    Yükleme > yaralanma, bel ağrısı > eldiven, baret, korumalı ayakkabı giy; ağır yükleri tek başına kaldırma; kaygan zeminlere dikkat;
    •    Hayvan sokması/ısırması > yaralanma, ölüm > hayvanları rahatsız etme; uzun kollu/paçalı giysiler giy; eşyaları yere koyma; ilk yardım öğren;
    •    Çekiç > yaralanma > başlamadan önce çekicin sağlamlığını kontrol et; eline dikkat;
    •    Kazı > düşmek > aletleri etrafta dağınık bırakma; açma kenarına yaklaşma;
    •    Kazı > güneş çarpması, dehidrasyon > yeterince su iç; gölgede düzenli mola ver; güneş kremi kullan;
    •    Kazı > el yaralanmaları > eldiven giy; düzenli mola ver;
    •    Kazı > göz yaralanmaları > gözlük kullan; sivri aletlere/nesnelere dikkat;
    •    Kazı > kas yorgunluğu > sık sık duruşunu/çalışma pozisyonunu değiştir; düzenli mola ver; 15kg’den ağır hiçbir şeyi tek başına kaldırma;
    •    Kazı > elde nasır > eldiven giy; düzenli mola ver; ellerini dönüşümlü kullan;
    •    Kazı > mayınlar (riskli bölgelerde) > dokunma; uzaklaş; yardım çağır; diğer insanları uyar;
    •    Kazı > yangın > sigara içme; yangın tüpü bulundur;
    •    Yüzey araştırması > kaybolma > gittiğin yeri mutlaka birisine söyle; tek başına dolaşma; uzaktan görünebilen giysi giy; telsiz ve telefon kullan;
    •    Yemek > hastalıklar > yemekten önce ellerini yıka; göz ve ağzına temiz ellerle dokun; başkalarıyla yemek ve su paylaşma…

Elbette bu örnekler arttırılabilir, daha iyi önlemler bulunabilir. Önlem olarak genellikle düzenli mola verilmesinin tavsiye edilmesine dikkat…

ARKEOLOJİK YÜZEY ARAŞTIRMASINDA RİSKLER
Yüzey araştırmaları yürünerek yapılıyorsa ve araştırma alanında modern iletişim imkânları kısıtlıysa (örneğin cep telefonu şebekesi yoksa) mutlaka telsiz gibi alternatif iletişim yöntemleri kullanılmalıdır. İletişim aygıtı olmayan kişiler mutlaka bu aygıtlara sahip olan bir başka kişiyle birlikte hareket etmelidir. Arkeolojik yüzey araştırmalarında kazaların ölümcül hale gelmesinde iletişim eksikliği temel nedenlerdendir. Kısa mesafeli iletişim için düdük ve ayna taşımak işe yarayabilir.

Uygun sayıda kişide ilk yardım çantası bulunması gerekir ve tüm ekip üyeleri ilk yardım konusunda bilgi sahibi olmalıdır.

Beklenmeyen bir durumda da yetecek ölçüde su taşınması önemlidir. Yiyecek de yeterli miktarda olmalıdır.
Özellikle yılan sokmasına karşı ekip üyeleri bilinçli olmalıdır. Türkiye’nin pek çok bölgesinde kene de önemli bir risktir.

Dağcılık ekipmanı ve bilgisi gereken yerlerde maceraya atılmaya gerek olmadığı anlaşılmalıdır.

KAZI EVİNDEKİ TEHLİKELER
Kazı evleri de pek çok kazanın yaşanabileceği yerlerdendir. Özellikle mutfağı olan kazı evlerinde yangın en büyük tehlikelerdendir. Mutlaka uygun miktarda ve türde yangın tüpü bulundurulmalı, belli sayıda insan bunların nasıl kullanılacağını bilmelidir.

Türkiye’de genellikle yangın tüpleri bir kez alındıktan sonra ömür boyu kullanılabilecekmiş gibi bir algı mevcuttur. Ancak yangın tüplerinin normalde 6 ayda bir yenilenmesi/doldurulması gerekir. Ayrıca yangın anında insanların kazı evlerini nasıl boşaltacağı, hangi çıkışların kullanılacağı da plânlanmış olmalıdır. Büyük kazı evleri için bir yangın alarm sistemi kurulabilir.

Özellikle çadırlar yangın için en büyük riski oluşturur. Çadır alanlarında fazladan yangın söndürücüler bulunmalı, bu alanlarda ateşle ilgili, sigara içmek de dâhil her türden etkinlik yasaklanmalıdır.

Kazı evlerindeki bir başka tehlike de özellikle restorasyon ve temizlik kimyasallarıdır. Kullanılan her türden kimyasal maddenin olduğu bir liste oluşturmalı ve bunlara maruz kalınması durumunda ne tür ilk yardımın yapılacağı bilinmelidir. Kimyasal maddelerle ilgili çok sık karşılaşılan bir durum da bunların kola şişesi gibi kendilerine ait olmayan etiketsiz/yanlış etiketli şişelerde bulundurulmasıdır. Her kimyasal madde uygun bir şekilde işaretlenmelidir/etiketlenmelidir. Mümkünse bir göz yıkama aparatı kimyasalların bulunduğu alanda bulundurulmalıdır.

Özellikle ekip üyelerinin çocukları mevcutsa kimyasal maddeler çocukların ulaşamayacağı alanlarda saklanmalı, çocukların kimyasal maddelerin olduğu yerlere girişi engellenmelidir.

Kazılar için kullanılan otomobil, minibüs gibi taşıtlar da risk oluşturur. Şoförlerin trafik kurallarına uyması ve hız sınırlarını aşmaması, taşıtların yetkisiz kişilerce kullanılmaması kritik öneme sahiptir.

ARKEOLOJİK ARAZİ ÇALIŞMALARINDA GÜVENLİĞE YENİ BİR BAKIŞ
Buraya kadar, arkeolojik arazi çalışmalarında ne gibi risklerin olabileceğine kısaca değinmeye çalıştık. Ancak, bir çalışma alanında riskler her zaman değişkendir. Dolayısıyla bunların her zaman keşfedilmeye çalışılması gerekir. Her çalışma alanının kendi sorunları ve bunların ayrı ayrı çözümü vardır. İş güvenliğinde bu yüzden tek doğrulu bir çözüm yoktur.

İş güvenliği ile ilgili iyi uygulamalar zorlama ve katı kurallardan çok herkesin neyin neden yapıldığını/yapılması gerektiğini anlamasıyla sağlıklı bir şekilde uygulanabilir. Aynı şekilde, anlaşılması gereken konulardan bir tanesi de hiçbir zaman “çok güvenli ve sorunsuz bir çalışma ortamı oluşturduk, artık başka bir şey yapmamıza gerek yok” denemeyeceğidir. Riskler her zaman dinamiktir ve onlarla mücadele asla bitmez.

Arkeologlar genellikle kayıt tutmaya hastalıklı bir sevgi duyar (kendimden biliyorum). Bu hastalığı iş güvenliği ile ilgili faydalı bir hale getirmek de mümkündür. Örneğin bir sezon boyunca parmağa diken batması kadar küçük bile olsa arazi çalışmasında başa gelen tüm yaralanmalar ve kazalar kayıt altına alınırsa, o çalışma alanındaki risklerin ve eğilimlerin anlaşılmasıyla ilgili önemli bir veri elde edilir. Bu veri düzenli olarak işlenirse risklere karşı önlemler de arttırılabilir. Örneğin kazalar tatil gününden bir gün önceki günde yoğunlaşıyorsa veya kaza olan saatler insanların açılamadığı sabahın erken saatlerinde yoğunlaşıyorsa iş saatleri veya günlerindeki küçük bir düzenleme ile kazaların büyük oranda azaltılması mümkün olabilir.

Pek çok kazıda görülen, özellikle öğrencileri sabahın köründen akşamın geç saatlerine kadar çalıştırması uygulaması da arkeolojik kazılarda iş kazalarını arttıran en önemli faktörlerdendir. Uykusuz ve yorgun insanlar daha fazla iş kazasının olmasına yol açar. Dolayısıyla, çalışma saatlerinin ve tatil günlerinin “insanca” düzenlenmesi çok büyük bir öneme sahiptir. Tabi aynı şekilde öğrencilerin de kazının zevkli sosyal ortamını makul saatlerde sonlandırabilmesi gerekir.

Güvenli bir çalışma ortamı en başta tüm çalışanların bu konuda yetki ve karar verme hakkı sahibi olması ile sağlanabilir. Dolayısıyla, kazı/araştırma başkanından işçisine, öğrencisinden şoförüne, aşçısına kadar kerkesin katılımcı bir şekilde kendi güvenliği hakkında karar vermesinin imkânı sağlanmalıdır.

Arkeolojik çalışmalarda güvenli bir ortamın sağlanması her şeyden önce tüm çalışanların bu sürece katılması, katkı sağlamasıyla mümkün olacaktır. İş kazalarında Avrupa şampiyonu olan Türkiye’de güvenli bir çalışma ortamı için yasaların zorladığı iş güvenliği tedbirlerinden çok daha fazlası gerekmektedir. Dolayısıyla, iş ve işçi güvenliğine sadece yasal bir zorunluluk olarak bakmamak, bunu bir insan hakkı olarak görmek daha doğru olacaktır.

NOTLAR
    1    http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1092968&CategoryID=42
    2    http://www.manisahaberleri.com/haber/13924/amerikali-arkeolog-spilde-kayboldu.aspx
    3    http://www.haberturk.com/gundem/haber/755731-kepce-iscinin-kafasini-kopardi



*Bu yazı 27 Temmuz 2012 tarihinde ArkeolojiGazetesi.com'da yayınlanmıştı. Site kapanınca buraya taşındı.

01 Temmuz 2012

İnsanın Biyolojik Çeşitliliğine Antropolojik Bir Bakış: Deri Rengi Örneği

İnsanın Biyolojik Çeşitliliğine Antropolojik Bir Bakış: Deri Rengi Örneği*

Ali Metin Büyükkarakaya**

Çok eski zamanlardan beri insan doğadaki diğer canlılarda olduğu gibi kendi türünde de mevcut olan çeşitliği fark etmiş ve kimi zaman bu çeşitliliği belirli özelliklerden yararlanarak sınıflandırma girişiminde bulunmuştur. Örneğin Mısır’da, farklı deri rengine sahip insan gruplarının tanrı Horus’a yakınlıkları bağlamında sınıflandırıldığını görmekteyiz (1,2). Bu sınıflandırmada, biyolojik bir özellik olan deri rengi ile inanç sistemi ile ilişkili bir kültürel değerin bir arada kullanılması, insanın sınıflandırılması yaklaşımı içinde önemli bir noktaya dikkat çekmektedir. İlk sınıflandırma girişimlerinden binlerce yıl sonra, bilimsel yöntemin yeşerdiği coğrafyada da bu geleneğin sürdüğü rahatlıkla söylenebilir. Örneğin 18. yüzyılda Carl Linnaeus insan gruplarını sınıflandırırken bu farklı insan grupları hakkında sadece fiziksel notlar almamış, aynı zamanda onların psikolojik durumlarıyla ilgili de, olasılıkla yaşadığı dönemin genel bakış açısını aktaran bir biçimde, bir takım bilgilere yer vermiştir. Çalışmasında, Sarı derili Asyalıları, kuralcı ve açgözlü; beyaz deri renkli Avrupalıları, zeki ve yaratıcı; Siyah deri renkli Afrikalıları, dikkatsiz ve tembel, kızıl derili Amerikalıları, inatçı ve özgür olarak nitelendirmiştir (3).

Bu anlamda, insan deri rengindeki çeşitlilik ile ilgili geleneksel bakış açılarının ve bilimsel bilginin üzerine oturduğu zeminin iyi anlaşılması gerektiği ve sonuçları insanlık açısından son derece vahim olaylara zemin hazırlamış bir tarihsel arkaplanı içinde barındırdığı unutulmamalıdır. Genelde ayrımcılığa, özelde ise ırkçılığa alet edilebilen bir olgunun güncel bilimsel bilgi birikimi açısından incelenmesinin bu nedenle herhangi bir tarihsel dönemde önemini yitirmeyeceği söylenebilir. Bu çalışmanın temel amacı da güncelliğini yitirme ihtimali zayıf olan bu konuda son yapılan araştırmalar çerçevesinde elde edilmiş bilgi birikiminin gözden geçirilmesidir.