Sosyal medya paylaşımları

  • Academia'da takip edin (tam metin PDF makaleler)

    27 Aralık 2005

    Türkiye Arkeolojisi 'İzin' Bekliyor

    Yayın bilgileri:
    Dinçer, B., 2003
    "Türk Arkeolojisi 'İzin' Bekliyor...", Aydınlık 863: 46-47.

    Türkiye Arkeolojisi 'İzin' Bekliyor...
    Berkay Dinçer
    Türkiye’nin bir tarih, bir arkeoloji ülkesi oluşuyla ilgili reklamlar yabancı televizyon kanallarında gösterilirken ve herkes “uygarlığın beşiği olmak”la övünürken, Türkiye’nin geçmişi, birilerinin çoğunlukla küçümsediği, kendimize “onlara liderlik etmeyi” yakıştırdığı Suriye, Irak, İran, Lübnan kadar bile bilinmiyor. Türkiye’de gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar mevcut potansiyelinin çok küçük bir parçası. Türkiye topraklarında mutlaka onlarca Çatalhöyük, Çayönü ya da Göbekli Tepe hâlâ keşfedilecekleri günü bekliyor. Türkiye’nin uygarlığın beşiği olduğu gerçeğe çok uygun bir tanımken, araştırmaların sayısının böylesine kısıtlı oluşu, övündüğümüz kültürel mirasımızı tam olarak anlayamadığımızı ortaya koyuyor.

    Araştırma sayısının kısıtlı kalmasının temel nedeni, arkeolojik araştırmaları düzenleyen yasalar. 19. yüzyılın başlarından itibaren pek çok arkeolojik eser yurtdışına çıkarılmıştı. 1884’te hazırlanan Asar-ı Atika Nizamnamesi de, bu nedenle, Türkiye’de bulunan tüm tarihi eserleri devletin malı olarak görerek korumayı hedefliyor ve bunların yurtdışına çıkarılmasını yasaklıyordu. Cumhuriyet kurulduktan sonra çıkarılan arkeolojiyle ilgili tüm yasalarda da, Asar-ı Atika gibi, kaçakçılığa karşı önlem alma kaygısı ön planda tutuluyor.


    Tarihi eser yağmacılığının ve kaçakçılığının bu tür bir duyarlılık geliştirmesi doğal görülebilir. Ancak, çağdaş arkeoloji, tarihi eserlere “eser” olarak değil, “bilgi” olarak bakıyor. Bu durumda, yasaların hâlâ, tüm yabancı arkeologların casus, tüm Türk arkeologların da kaçakçı olarak görülmesine cevaz vermesi, pratikte, araştırmacıların çalışma yapmasını kısıtlayan faktöre dönüşüyor.

    KAZI SAYISI YETERSİZ, ÇÜNKÜ “GÖNÜLLÜ TEMSİLCİ” AZ!

    Arkeologların kazılarında buldukları eserleri çalmasını engellemek üzerine kurulmuş kazı sisteminde, Kültür Bakanlığı’nın görevlendirdiği -çoğunlukla “komiser” olarak adlandırılan- bir temsilci bulunuyor ve kazı ekibini bu temsilci denetliyor; gerekli görürse kazıyı durdurma yetkisi de var. Ancak, temsilcilik, gönüllülük ilkesine dayanıyor. Haliyle, bir bakanlık temsilcisi olmadan kazı yapmak yasak olduğu için, kazılara katılmaya gönüllü bakanlık temsilcilerinin sayısı, yapılabilecek kazı sayısının da sınırını oluşturuyor.

    Gönüllü temsilci sayısı pek fazla değil, çünkü, kazıya katılmak için bazen yüzlece kilometre seyahat eden temsilciye çoğunlukla yol parası bile verilmiyor; kazıya katılmanın temsilci için hiçbir ekonomik avantajı yok. Bu durumda, bakanlık temsilcileri, çoğunlukla arkeolojiye gönül vermiş müzecilerden oluşuyor.


    BİLİM İNSANI MI, BÜROKRAT MI?

    Bir kazı kampı kurmak pek kolay değil. Çoğunlukla, ekibin kazı başlamadan birkaç gün önce kazı için hazırlık yapması gerekir. Önceki yıllardan bırakılan aletler temizlenir, barınılacak konut düzenlenir, çalışacak işçiler ve öğrenciler için İş ve İşçi Bulma Kurumu’na ve sosyal sigorta kurumlarına başvurulur, yerel güvenlik güçlerine ve müzeye haber verilir… Bu yüzden pek çok arkeolog, izni almayı planladığı günden çok daha önce ekibiyle birlikte kazı kampına gider.

    Bütün bu bürokratik işlerle uğraşan kişi, çoğunlukla, profesör ya da doçent gibi bir akademik ünvanı olan bir bilim insanıdır. Ülkemizde bir arkeolog iyi bir “bürokrat” olamadıkça, ne yazık ki, bu kadar bürokrasinin arasında bilim de yapamıyor. Yani, iyi bir arkeolog olmak için, aynı zamanda bürokrasideki boşlukları, hareket alanlarını da iyi bilmek, yerel yönetimlerle iyi ilişkiler geliştirmek de gerekiyor.

    2003 YILI “BEKLEMEKLE” GEÇTİ

    Geçtiğimiz yıl, arkeologlar açısından “kazı sezonu” güçlüklerle doluydu. Gerek yabancı, gerek Türk arkeologlar, her yıl olduğu gibi, Anadolu’nun dört bir yanındaki çalışma alanlarına gittiler. Ne var ki, büyük bir kısmı çalışmaya başlayamadan kazı sezonu bitti ve araştırma yapamadan yaşadıkları şehirlere geri döndüler.

    Bir kazı için parasal kaynak bulunduysa ve o kazıya verilebilecek bir temsilci varsa, işe başlamak için geriye kalan tek şey, bakanlığın kazı iznini yollaması. Arkeologlara verilen bu izin yalnızca bir yıllık. Geçtiğimiz yıl, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yeniden yapılanmasıyla da ilgili olarak, bazı izinler geciktirildi. Öyle ki, yaz başında kazı yerlerine giden bazı arkeologlar, yaklaşık üç ay bekledi. Bu süre içinde, izin olmadığı için bakanlık ve üniversitelerden verilen para kaynakları da kullanılamadı ve masraflar kazı başkanlarının cebinden karşılandı.

    İZİNLER YENİDEN DÜZENLENMELİ

    Türk bilimciler içinde, tüm dünya ile rekabet edebilecek seviyede olan ve yurtdışında büyük saygı görenlerin başında arkeologlar geliyor. Ancak, günümüzde izinler gibi bürokratik işlerle uğraşmak, arkeologların zamanını, kendi işleri olan bilimin sorunlarıyla uğraşmaktan daha fazla almaya başladı. Bu durum, kaçınılmaz olarak Türk arkeolojisinin bilimsel seviyesinde düşüşe yol açıyor.

    Kazı izinleri konusunda karşılaşılan güçlükler, ilk kez geçtiğimiz yıl yaşanmadı, uzun yıllardır kronikleşmiş bir sorun. Bir bilim olarak arkeolojiyle bürokrasi ilişkisinin yeniden yapılandırılması zorunluluğu açıkça görülüyor.

    ÇÖZÜM KARMAŞA DEĞİL

    Arkeolog kazı yaparken, binlerce yıldır duran nesneleri yerinden alıyor, laboratuvara, müzeye götürüyor; bu açıdan bakılırsa, her kazı, geçmişin bir daha yerine getirilemeyecek şekilde tahrip edilmesi. Bu nedenle, ülke çapında kazıları organize edecek, izin verecek ya da vermeyecek bir yapılanmaya gerek olduğu tartışma götürmez. Dolayısıyla, yaşanan sorunların çözümü, kazı yapmanın izne tabi olmaktan çıkarılması değil. Türk ve yabancı arkeologlara kazı izinlerinin üç-dört yıl gibi uzun süreli olarak verilmesi yolu izlenebilir. Bu sürenin sonunda, tekrar kazı iznine başvurulursa, arkeologun bu sürede yaptığı bilimsel yayınlar incelendikten sonra karar verilebilir.

    Bilim insanları Avrupa ya da Yakındoğu’nun pek çok ülkesinde bir buluntu yerini, başka yerler için de izin almak kolay olduğu için, çok uzun süre kazmıyorlar. İki-üç yıl bir yeri kazıp, ondan sonra orayı bırakıyor, başka buluntu yerinde çalışıyorlar. Böylelikle, bir bölgedeki pek çok buluntu yeri kazılıyor. Ancak Türkiye’de farklı yerler için izin almak da pek kolay değil. Türkiye’nin arkeologlara kazı iznini zor vermesinin iyi bir yönü var: Buluntu yerlerinin, uzun süreli araştırmalarla, detaylı ve geniş olarak incelenmesi! Komşu ülkelere göre en ayrıntılı ve geniş incelenmiş kazı alanları Türkiye’de. Ama, yakın bölgedeki buluntu yerleri iyi bilinmediği için, bu kazı yerleri okyanusun ortasındaki büyük adalar gibi yalnız kalıyorlar ve diğer buluntu yerleriyle olan ilişkileri pek bilinemiyor.

    KAZI SAYISI ARTIRILMALI
    Türkiye’de bir yılda yapılan kazı sayısı, ne yazık ki, Türkiye’nin her dönemini ve bölgesini iyice bilmemize olanak tanımayacak kadar kısıtlı sayıda. Geçmişinde önemli tarihi eserleri yabancı arkeologlarca kaçırılmış bir ülkenin, bir anda kazılar konusunda bir serbestiye geçmesi beklenemez. Gene de, en azından kazı sayısının artırılması için bazı şeyler yapılabilir. Bunların başında Türkiye’de bir üniversiteye bağlı olarak çalışan arkeologlara temsilci gönderilmesi gerekliliğinin kaldırılması, ya da kazı temsilcisi olmanın teşvik edilmesi geliyor.
    Genel arkeoloji eğilimi, kazıda bulunan nesne altın da olsa, gümüş de olsa, ona sadece ondan edinilen bilgi kadar değer vermek yönünde. Türkiye, bunu gözeterek, önce kendi üniversitelerinde “memur” olan arkeologlara, sonra da yabancı bilim insanlarına potansiyel suçlu muamelesi yapmaktan vazgeçmeli, kazı izinleri konusunda düzenleyicilik rolünü üstlenmeli...



    İLGİLİ RESİMLER
    Bakla Burnu
    Gelibolu Yarımadası'ndaki Bakla Burnu... Arkeolojik tabakaları aşındıran deniz, yaklaşık beşbin yıllık bir duvarı açığa çıkarmış. Doğanın tahribatı tüm Türkiye'de kültürel mirası etkilerken bu mirası korumak için arkeolojik araştırmaların kısıtlanmaması, hatta teşvik edilmesi, gerekiyor (Foto: B. Dinçer).

    Gelibolu Demirçağ höyüğü
    Türkiye'de herhangi bir arkeolojik buluntu yerinde bilimsel amaçlı çalışma yapılması izne tabidir. Bir yüzey araştırması için bile izin alınması gereklidir. Bir buluntu yerinde izni almadan bilimsel kazı yaptığınız takdirde, devletin tüm güvenlik güçleri peşinize düşer. Ancak aynı yeri çöplük olarak kullanırsanız kimse bir şey yapmaz. Gelibolu'daki bir Demirçağ höyüğü günümüzde Gelibolu Belediyesi tarafından ilçenin çöplüğü olarak kullanılıyor. Fotoğrafta, yakılan çöplerden çıkan dumanla belli olan yer büyükçe bir höyük (Foto: B. Dinçer).

    Tepecik [Bu foto sistemimizden kaldırıldı.]
    2003 yılı kazı sezonunda, tıpkı 2002'de de olduğu gibi, Tepecik kazı ekibi, Bağlama köyündeki kazı evinde uzunca bir süre kazı izninin çıkmasını bekledi. Zaman olarak çok kısa bir sürede ve alan olarak yalnızca birkaç açmada kazılmış olmasına karşın, Niğde'de bulunan Tepecik'in de, tıpkı Çatalhöyük, Çayönü ve Göbekli Tepe gibi, olağanüstü buluntulara sahip çok önemli bir buluntu yeri olduğu anlaşıldı (Foto: B. Dinçer).

    Menteşe Höyük
    Bursa'da Neolitik Çağ'a ait önemli tabakaları olan Menteşe Höyük'ün ortasından karayolu geçer. Fotoğrafta görülen yüksek gerilim hattı direği, höyükteki kültürel tabakaların metrelerce içine girmektedir (bu direğin ayaklarından biri kazı sırasında "sabit nokta" olarak kullanılıyordu). Tarlaların sulanması için açılan kuyular Menteşe Höyük ve hemen yakınlarında aynı döneme tarihlenen Yenişehir 2 höyüklerini tahrip etmektedir. 2000 yılında Menteşe Höyük'te kazı izninin çıkması için yaklaşık 20 gün beklemiştik (Foto: B. Dinçer).

    Hiç yorum yok: