Sosyal medya paylaşımları

10 Ekim 2010

Sonuçlar: Dülük Paleolitiği

Elde edilen sonuçlar açıklanmadan önce, gerçekleştirilen çalışmanın bazı eksikliklerinin olduğundan kısaca da olsa söz edilmesi gerekmektedir. Dülük'le ilgili edinilen bilgilerin gelecekte geliştirilmesi ve sağlamlaştırılabilmesi için, bu hususların burada verilmesi uygun olacaktır.
Her ne kadar, veritabanı değişik kategorilerin eklenip çıkarılmasına elverişli bir şekilde yapılmış olsa da, buluntuların, örneğin bir tipoloji listesine (en uygun olarak örneğin Bordes tipoloji listesine) göre tanımları bu veritabanında yer almamıştır. Veritabanı daha çok teknolojik bilgilerin girilmesinde kullanılmıştır. Aletler için, bir eksilme (reduction) endeksi oluşturulamamıştır. İki yüzeylilerin yongalanmış kenarlarının kenarların ne kadarı oranında olduğu ölçülmemiştir. Çekirdekler için de, çıkarım boyları ve kırılma biçimleri incelenmemiştir. Bunların temel nedeni, karşılaştırma yapılacak diğer buluntu yerleriyle ilgili yayınlarda bu tür verilere rastlanmamış olması ve dolayısıyla bu verilerin kullanılamayacak olduğunun düşünülmesidir.
Bu çalışmanın bir başka ve belki de en önemli eksiği de, Ankara Üniversitesi ve Gaziantep Müzesi gibi değişik yerlerdeki Dülük buluntularının bu çalışmaya kısıtlı zaman ve benzeri imkânsızlıklar yüzünden katılamamış olmasıdır. Buna benzer bir başka durum da, İstanbul Üniversitesi'nin koleksiyonunda, Dülük yakın çevresinden başka Paleolitik buluntuların da olduğunun bilinmesine rağmen, bunların incelenememiş ve karşılaştırılamamış olmasıdır. Her ne kadar, bu çalışmanın kapsamında belirlenen konuyla ilgili analizler tam olarak yapılmış olsa da, bu kapsamın gelecekte genişletilerek sözü edilen konuları da içermesi, bilimsel anlamda daha verimli olacaktır.
Dülük, Anadolu'daki en büyük Paleolitik açıkhava buluntu yerlerinden bir tanesidir. 1938 yılından itibaren burada pek çok arkeolog tarafından araştırmalar gerçekleştirilmiş olmasına karşın, Dülük hakkındaki bilgiler, ne yazık ki, oldukça sınırlıdır. Bunun temel nedenlerinden bir tanesi ve en önemlisi, Dülük'ten gerçekleştirilen toplamaların daha çok iki yüzeyliler ve düzeltili aletler gibi, Paleolitik arkeoloji açısından "görkemli" buluntularla sınırlı kalmış olmasıdır. İstanbul koleksiyonunda düzeltisiz yongaların sayıca azlığı, buluntuların toplanması sırasındaki bu seçiciliği göstermektedir.
Bugüne dek, Dülük ile ilgili, buluntuların tam olarak nereden geldikleriyle ilgili bir bilginin, daha da özelinde harita ya da krokilerin yayınlanmamış olması da, buluntuların birbirleriyle olan ilişkilerinin anlaşılmasını güçleştirmektedir. Hem yayınlardan, hem de İstanbul koleksiyonunun analizinden anlaşılan, Dülük'te birbirinden farklı jeolojik ve arkeolojik özelliklere sahip olan pek çok değişik buluntu yerinin varolduğudur. Bu çalışmada tanımlanan 1 ve 2 numaralı alanlar, bunlardan sadece ikisidir. Eski koleksiyonlara ait buluntuların değişik aşınma ve patinalaşma durumları da bu görüşü desteklemektedir.
Dolayısıyla, Dülük'ü, tek bir buluntu yeri olarak ele almak ve bunu belirli bir döneme aitmiş gibi yorumlamak, mümkün değildir. Bunun yerine, Dülük'te birbirinden farklı dönemlerde değişik insan gruplarının kullandığı bir alan olarak ele almak gerekir. Alt ve Orta Paleolitik dönemlere ait buluntular çok fazla sayıdadır. Ankara Üniversitesi koleksiyonundaki iki yüzeylilerden bir kısmı, Orta Acheul geleneğinin izlerini yansıtmaktadır. Yine aynı koleksiyondaki bazı buluntular Levallois-Mousterien olarak tanımlanmaktadır (Yalçınkaya 1985; 1995). Orta Acheul geleneğinin Suriye'den bilinen tarihleri, yaklaşık 600 binyıl öncelerine aittir (Copeland 2004). Levallois-Mousterien geleneği ise yaklaşık 175 binyıl önce başlar (Le Tensorer ve diğ. 2001). Dolayısıyla, Dülük buluntuları için belli bir döneme işaret edilmesi gerekirse, en kısa önerilebilecek dönem yaklaşık 425 binyıl olabilecektir.
Buluntularda da, çok uzun süreli bir kullanımın kanıtları bulunmaktadır. 68 buluntuda çift patina tespit edilmiştir. Yongalar ilk elde edilmelerinden sonra patinalaşmış, daha sonra bunlara yapılan düzeltiler taşın üzerindeki eski patinayı kaldırmıştır. Dolayısıyla, Paleolitik insanlar, Dülük'te kendilerinden önceki kültürlerin bırakmış olduğu taş aletleri bulup, bunları düzeltileyerek tekrar kullanmışlardır. Bu durum, Dülük gibi, taş alet yapımında kullanılabilecek kalitede çakmaktaşının çok bol bulunduğu bir alanda, insanların kendilerine ait taş aletleri üretmek yerine, neden çevrede buldukları eski yongaları kullandıklarının sorulmasını gerektirir.
İstanbul koleksiyonundaki buluntuların seçici bir yöntemle toplanmış olması, her türlü taş aletin toplanıp analiz edildiği ve çoğunlukla bir kronolojiye yerleştirilme olasılığı olan Paleolitik kazıların buluntularıyla Dülük buluntularının karşılaştırılmasını zorlaştırmıştır. Kazı buluntularında, çeşitli tipolojik ve teknolojik özelliklerin oranları ile ilgili bilgiler yayınlanmışken, mevcut Dülük koleksiyondaki buluntularının oranları, bu tür bir kıyaslamaya olanak veremeyecek kadar tekdüzedir. Bu durumda, buluntu topluluklarının genel olarak karşılaştırılmasından çok, sadece belli tipolojik örneklerin, tek tek karşılaştırılmasının yapılması mümkündür.
Karşılaştırma için kullanılabilecek bir başka veri de patinadır. Her ne kadar, patinaya karşılaştırma yapmak için güvenilemeyecek olsa da, Suriye'de Raqqa'nın QfIII jeolojik formasyonlarında bulunan buluntuların kestane-koyu kahverengi renklerinde olduklarının anılması gerekir. Bunların Orta Acheul'e ait oldukları düşünülmektedir. İstanbul koleksiyonunda bu tür patinalı buluntular az sayıdadır. Ancak, Dülük'le ilgili yayınlarda bu tür patinadan sıklıkla söz edilmektedir. Dolayısıyla, bu tür bir benzerliğin kurulması da mümkündür.
Ancak, buluntuların büyük çoğunluğunun bölgedeki QfII formasyonu buluntularıyla karşılaştırılması ve bunlarla aynı döneme tarihlenmesi daha yüksek bir olasılıktır.
Dülük buluntularında levallois yönteminin çok az kullanılmış olması, dikkate değerdir. Bundan yola çıkarak, Orta Paleolitik'in geç dönemlerinin, en azından İstanbul koleksiyonunda, mevcut olmadığı sonucuna ulaşılmasını sağlar. Zagros Mousterieni, Yabrudien ve Karain'deki Charentien işleyimlerinde de levallois yöntemi yaygın değildir. Bu açıdan bakıldığında, en azından İstanbul koleksiyonundaki, Dülük buluntularının çoğunluğunun 250 binyıldan daha eski olması düşünülebilir.
Elbette, burada anlatılmak istenen, Dülük'te Levallois-Mousterien olarak yorumlanabilecek buluntuların olmadığı değildir. Zira, bir adet levallois uç ve az sayıda da olsa diğer türlerden levallois buluntular mevcuttur. Ancak, taş aletlerin sayısına bakılarak, levallois yöntemini kullananların Dülük'te çok yoğun bir izinin olmadığını ifade etmek mümkündür. Levallois ürünlerindeki azlığın toplamalar sırasında uygulanmış olan seçicilikten kaynaklanmadığı düşünülmektedir.
Dülük buluntularının Yakındoğu'nun diğer buluntu yerleri ile karşılaştırılabilmesine yarayacak bir başka veri de, levallois olmayan uzun yongaların yüksek oranıdır. Dülük'teki bu buluntuların, Hummalien ile karşılaştırılması mümkün gözükmektedir.
Bu durumda, Dülük'te daha önceki yayınlarda ileri sürülen Orta Acheul buluntuları hariç tutulursa, Dülük'ün genel olarak Orta Pleistosen'in ikinci yarısına ait kültürleri yansıtmakta olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Buluntular Acheul geleneğinin geç, Mousterien/Orta Paleolitik geleneklerinin erken evrelerini yansıttıklarından, Dülük'ün yüzey buluntularının Alt-Orta Paleolitik dönemler arasındaki uzun süren geçişi yansıtmakta olduğu söylenebilir.
İstanbul koleksiyonu iki yüzeylileri ile daha önce Dülük'ten bulunup yayınlanmış olan iki yüzeyliler karşılaştırıldığında, aralarında belirgin bir farklılık olduğu göze çarpmaktadır. Ankara Üniversitesi'ndeki koleksiyonun genellikle klâsik iki yüzeyliler içermesi söz konusudur. Buna karşın, İstanbul koleksiyonundaki iki yüzeyliler, onlara göre oldukça "kaba" yapılmıştır. Çoğunlukla iki yüzeylilerin sadece bir yüzü yoğun olarak işlenirken, diğer yüzden sadece birkaç çıkarım yapılmasıyla yetinilmiştir.
Bugüne dek Dülük'le ilgili olarak gerçekleştirilen araştırmalarda, değişik çakmaktaşı türlerinin belirlenmesi, Bostancı'nın bir el baltasındaki fosili tanımlaması hariç tutulursa, hiç gerçekleştirilmemiştir. Bu çalışmada, bir tanesi (1. kategori) çok çeşitli türlerden çakmaktaşlarını içeren en az altı tip çakmaktaşı türü belirlenmiştir.
Dülük buluntularındaki çakmaktaşı türleri saptanırken, hangi tür aletlerin, hangi tür çakmaktaşından yapıldığı; hangi dönemlere ait buluntularda daha çok hangi kaynakların tercih edildiği gibi hammadde ve alet arasındaki ilişkiye yönelik sonuçlara ulaşılabileceği umulmuştu. Bu tür bir veri, hiç şüphesiz, Dülük Paleolitik insanlarının davranışlarının anlaşılması için önemli bir kaynak olabilirdi. Ancak, İstanbul koleksiyonu, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı bu türden bir analiz yapılmasına izin vermemiştir; buluntu türleri ile hammadde türleri arasında anlamlı bir farklılaşma bulunamamıştır.
Hammadde türlerinin dağılımının verdiği tek anlamlı sonuç, eski toplamalarla 2004 toplamasının birbirlerinden farklı alanlardan yapılmış olduğudur.
İstanbul koleksiyonuna ve Dülük'te yazar tarafından yapılan gözlemlere göre, korteksli yonga buluntular çoğunluktadır. İstanbul koleksiyonundaki Dülük buluntuları içinde çekirdekler sadece %4 gibi küçük bir orandadır. Bu durum, korteksli yonga oranının çokluğuyla bir tezat oluşturur. Ancak, bu tezat durum da, bu koleksiyonu oluşturan arkeologların seçiciliğinden kaynaklanır. Yazar tarafından 2010 yılında gerçekleştirilen ziyarette, Dülük'te çok sayıda çekirdeğin olduğu gözlemlenmesine rağmen bunların içinde, bilinen belli bir tipe giremeyen "atipik" çekirdekler çoğunlukta olduğu görülmüştür. Bu açıdan bakıldığında, İstanbul koleksiyonunun yine de arazideki durumu yansıttığı düşünülebilir.
Hammaddelerin doğal olarak buluntu yerinde bolca bulunması, korteksli yongaların çokluğu ve çekirdeklerin varlığı, Dülük'te taş aletlerin yapılmış olduğunu ortaya koymaktadır. Her ne kadar arazideki durumu oransal açıdan tam olarak yansıtmasa da, İstanbul koleksiyonunda düzeltili aletlerin de bulunması, Dülük'ün aynı zamanda sadece taş aletlerin yapıldığı değil, aynı zamanda insanların "yaşadığı" bir alan olduğunu göstermektedir.
Dülük buluntularının tam olarak tarihlenebilmesi için, yüzey araştırmalarından çok kazılar yapılmasının gerekli olduğu açıktır. Bostancı, çevredeki mağara ve kaya altı sığınaklarında kazılar yapmış olmasına karşın, yüzeyde bolca bulunan Alt ve Orta Paleolitik'e değil, Üst Paleolitik'e ait taş aletleri ortaya çıkarmıştır.
Yüzey buluntularının modern arkeoloji açısından anlamlı hale gelebilmesinin yegâne yolu, bunların sistematik bir şekilde toplanması ve kaydedilmesidir. Gelecekte, Dülük'te gerçekleştirilecek araştırmaların, bu açıdan sistematik olmaları bir zorunluluktur.


Hiç yorum yok: