Yontmataşta en eski ısıl işlem (45-40 bin yıl, Avustralya)

 


AI ile oluşturulmuş içerik.

İnsanlık tarihinin en önemli teknolojik dönüm noktalarından biri; doğadaki malzemeleri sadece mekanik olarak şekillendirmekle kalmayıp, onların fiziksel özelliklerini de dönüştürmeyi öğrenmektir. Pleistosen dönemine ait "ısıl işlem" (heat treatment) yöntemi, taş alet yapımında devrim yaratan bir "niş manipülasyonu" örneğidir. Yeni bir araştırma, Avustralya'nın Arnhem Land bölgesindeki Nauwalabila I arkeolojik sahasında, dünyanın bilinen en eski sistematik çakmaktaşı (chert) ısıl işlem örneklerini gün yüzüne çıkardı.

Zamanın Ötesinde Bir Teknoloji

Nauwalabila I sahasındaki bulgular, bu teknolojinin en az 45.000 ila 40.000 yıl öncesine, hatta muhtemelen 60.000 yıl öncesine kadar uzandığını göstermektedir. Bu tarihler; Avrasya'da (örneğin Sibirya'daki Dyuktai veya Avrupa'daki Solutrean kültürlerinde) bilinen en eski çakmaktaşı ısıl işlem örneklerinden neredeyse iki kat daha eskidir. Bu keşif, Avustralya'nın sadece kadim bir kıta değil, aynı zamanda karmaşık teknolojik yeniliklerin küresel bir merkezi olduğunu kanıtlamaktadır.

Çakmaktaşı: Mühendislik Gerektiren Hassas Bir Malzeme

Isıl işlem, her kayaç türünde aynı sonucu vermez. Avustralya'da yaygın olan silcrete gibi kayalar daha geniş bir termal toleransa sahipken, çakmaktaşı teknik açıdan çok daha zorlayıcıdır. Çakmaktaşı, silcrete kıyasla on kata kadar daha fazla su içerir ve gözenek yapısı çok daha dardır. Bu yapısal özellik, taşın hızla ısıtılması halinde içindeki suyun tahliye edilememesine ve taşın "termal patlama" ile parçalanmasına neden olur. Nauwalabila'daki ilk yerleşimciler, bu riski yönetmek için muhtemelen kontrollü yavaş ısıtma teknikleri ve özel fırın benzeri yapılar kullanmış olmalıdır.

Bilimsel Kanıt: Pürüzlülük Kontrastı

Araştırmacılar, bu taşların tesadüfen ateşe düşmediğini, kasıtlı olarak işlendiğini "pürüzlülük kontrastı" analiziyle kanıtladılar. Isıl işlemden önce taştan koparılan parçaların izleri pürüzlü kalırken, ısıtma sonrası yapılan yontmalar çok daha pürüzsüz ve keskin yüzeyler oluşturur. Bilim insanları, bu farkı Replica Tape yöntemiyle üç boyutlu haritalar çıkararak sayısal olarak doğrulamıştır.

Göç mü, İcat mı?

Bu keşif, antropolojide iki temel teoriyi tartışmaya açmaktadır: Avustralya'nın ilk sakinleri bu zorlu teknolojiyi kıtaya ulaştıktan sonra kendileri mi icat ettiler, yoksa Afrika ve Batı Asya'dan göç eden Homo sapiens grupları bu bilgiyi beraberinde mi getirdi? Eğer bu teknolojik bilgi göçle geldiyse, Güney ve Güneydoğu Asya'nın erken yerleşimlerinde de benzer izlere rastlanması beklenmektedir.

Sonuç olarak Nauwalabila I'deki bulgular; erken insanların çevresel kaynakları optimize etmek için ne denli yüksek bir bilişsel kapasiteye ve nesiller arası gelişmiş bir bilgi aktarım sistemine sahip olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Acheul Teknolojisi: İnsanlık Tarihinin En Uzun Soluklu Yolculuğu

 


AI ile oluşturulmuş içerik.

İnsanlık tarihinin bilinen en uzun kültürel dönemi olan Acheul teknolojisi, yaklaşık 1,5 milyon yıl boyunca dünyaya hükmetmiş devasa bir teknokomplekstir. Afrika'da günümüzden yaklaşık 1,76 milyon yıl önce ortaya çıkan bu kültürel evre, kıta boyunca yayıldıktan sonra Avrasya'nın derinliklerine ulaşmıştır. Batı Avrupa ve Güney Asya'da 200 bin yıl öncesine, Doğu Asya'da ise daha geç tarihlere kadar varlığını sürdürmüştür. 1870'lerde ilk kez tanımlanmasından bu yana, tarih öncesi arkeolojinin en çok tartışılan ve üzerinde en çok araştırma yapılan konularından biri olmayı sürdürmektedir.

Bilişsel Devrim ve Teknolojik Standartlaşma

Acheul teknolojisini kendinden önceki Oldowan teknolojisinden ayıran temel özellik, homininlerin bilişsel evriminde yaşanan büyük bir sıçramadır. Bu dönemde taş alet üretimi, sadece rastgele yongalama işleminden çıkarak zihinsel şablonların taş üzerine aktarıldığı planlı bir sürece dönüşmüştür. Bu evrimin en ikonik simgesi olan "biface" (iki yüzeyli el baltası); simetri, estetik kaygı ve hacimsel kontrolün doruk noktasıdır. Büyük yongaların (LFA - Large Flake Acheulean) üretilmesi ve bunların el baltası, satır (cleaver) veya sivri uçlu araçlara (picks) dönüştürülmesi, Acheul teknolojisinin teknolojik standartlaşmasının bir kanıtıdır.

Bu Araçların Arkasındaki Zihinler

Peki, bu sofistike araçları kim üretmiştir? Araştırmacılar, Acheul teknolojisini genellikle Homo erectus ile ilişkilendirse de bu muazzam zaman dilimi boyunca Homo ergaster, Homo antecessor ve Homo heidelbergensis gibi birçok farklı hominin türünün bu teknolojiyi kullandığı veya geliştirdiği bilinmektedir. Ancak taş aletler ile hominin fosillerinin nadiren aynı bağlamda bulunması, belirli bir türü tekil "mucit" olarak atamayı zorlaştırmaktadır.

Coğrafi Dağılım ve Değişen Perspektifler

Acheul teknolojisinin coğrafi dağılımı şaşırtıcı bir çeşitlilik sunar. Avrupa'ya girişi yaklaşık 1 milyon yıl öncesine kadar gecikirken, Asya'da 800 bin yıl öncesine ait oldukça gelişmiş örneklerine rastlanır. "Movius Hattı" gibi kavramlarla tartışılan bu bölgesel farklılıklar; Acheul teknolojisinin sadece bir alet tipi değil, çevresel koşullara göre değişen esnek bir teknolojik paket olduğunu göstermektedir.

Bir Kültürün Mirası

Günümüzde Acheul teknolojisi, sadece taş aletlerden ibaret görülmemektedir. Bu kültür; ateşin kontrolü, uzmanlaşmış avcılık, standartlaşmış kasaplık teknikleri ve karmaşık sosyal yapılar gibi insanlığı moderniteye taşıyan dönüm noktalarını temsil eder. Acheul teknolojisi, tek bir fenomen değil, insanlık kültürünün kümülatif doğasının ilk ve en dayanıklı yansımasıdır.

Moncel, M.-H., Cucart-Mora, C., Arzarello, M., Ashton, N., Baena, J., Barsky, D., de la Torre, I., Galanidou, N., García-Medrano, P., Hertler, C., Herzlinger, G., Ingicco, T., Li, H., Ma, D., Mosquera, M., Ollé, A., Pappu, S., Pei, S., Tian, C., Wang, W., & Bae, C. J. (2026). What Is the Acheulean? Evolutionary Anthropology: Issues, News, and Reviews. https://doi.org/10.1002/evan.70029


Amud 7: Neandertal Ontojenezi ve Hızlandırılmış Somatik Büyüme Stratejisi

 


AI ile oluşturulmuş içerik.

İsrail'in kuzeyindeki Amud Mağarası'nda keşfedilen Amud 7, yaklaşık 51.000 ila 56.000 yıl öncesine tarihlenen ve günümüze kadar belgelenmiş en eksiksiz Neandertal bebek iskeleti olarak paleoantropoloji dünyasında kritik bir öneme sahiptir.

Bu buluntu, hominin evriminde büyüme ve gelişme (ontojenez) modellerinin çeşitliliğini anlamamız için eşsiz veriler sunmaktadır.

Amud 7 üzerine yapılan detaylı anatomik analizler, Neandertallerin erken yaşam dönemlerinde Homo sapiens’ten radikal bir şekilde ayrılan benzersiz bir gelişim stratejisi izlediğini ortaya koymaktadır.

. En dikkat çekici bulgu, bireyin kronolojik yaşı ile biyolojik gelişimi arasındaki belirgin tutarsızlıktır. Üst dm1 dişinin mine histolojisi (enamel histology) üzerinden yapılan analizler, Amud 7'nin ölüm anındaki yaşını yaklaşık 5,5 ila 5,7 ay olarak belirlemiştir.

Buna karşın, uzun kemiklerin (humerus, radius, tibia) boyutları ve 879 ± 97 cc olarak hesaplanan endokraniyal hacmi, modern insan standartlarına göre 11 ila 14 aylık bir bebeğin gelişim düzeyine karşılık gelmektedir.

Bu hızlandırılmış somatik büyüme, Neandertal bebeklerinin fiziksel olarak modern insan muadillerinden çok daha iri ve robüst bir yapıda olduğunu kanıtlamaktadır.

İskelet verileri; daha kalın ve kıvrımlı bir clavicula, dar bir glenoid kavite ve modern insanlardaki keskin kenarların aksine yuvarlak sınırlara sahip robüst bir tibia gibi Neandertallere özgü morfolojik özelliklerin erken yaşlardan itibaren belirgin olduğunu göstermektedir.

Bu gelişimsel yörüngenin evrimsel nedenleri, muhtemelen Neandertallerin maruz kaldığı sert Pleistosen çevre koşullarına bir adaptasyondur.

Hem hızlı somatik büyümeyi hem de geniş bir beyin hacmini aynı anda desteklemek, son derece yüksek bir metabolik enerji maliyeti (high energetic demands) gerektirmektedir.

 Bu strateji, bebeklik döneminde ısı kaybını minimize eden büyük vücut kütlesine daha hızlı ulaşılmasını ve sert doğa koşullarında hayatta kalma şansının artırılmasını amaçlamış olabilir.

Sonuç olarak Amud 7, Neandertallerin sadece yetişkinlikte değil, yaşamın en erken aşamalarından itibaren bizden farklı bir biyolojik yol haritası izlediğini doğrulamaktadır.

Bu durum, H. sapiens’in yavaş ve uzun süreli büyüme modelinin hominin evriminde tek başarılı yol olmadığını, aksine farklı ekolojik baskıların farklı adaptif stratejiler doğurduğunu göstermektedir.

Been, E., Hovers, E., Rak, Y., Le Cabec, A., Dean, C., ve Barash, A. (2026). Rapid growth in a Neandertal infant from Amud Cave in Israel. Current Biology, 36, 1-8. https://doi.org/10.1016/j.cub.2026.03.054

Paleolitik Yüzey Araştırmalarında Rastgele Sistematik Örneklem: Batı Afyonkarahisar Örneği


Paleolitik Çağ arkeolojisi, özellikle Türkiye gibi geniş coğrafyalarda, buluntu yerlerinin tespiti ve envanterlenmesi noktasında ciddi metodolojik zorluklarla karşı karşıyadır. "Batı Afyonkarahisar Paleolitik Çağ Yüzey Araştırması", geleneksel "bulma" odaklı ve sübjektif yaklaşımlar yerine, "arama" sürecini merkeze alan rastgele sistematik örnekleme yöntemini test etmektedir. 


Çalışmanın temel motivasyonu, geniş alanların jeolojik veya jeomorfolojik ön yargılardan arınmış bir şekilde taranmasını sağlayacak, ölçeklenebilir ve standart bir veri üretim modeli geliştirmektir.

Metodolojik Çerçeve ve Uygulama



Araştırma kapsamında, UTM koordinat sistemi temel alınarak 10 km aralıklarla toplam 73 gözlem noktası belirlenmiştir. Her bir noktada, "dog-leash" ve yaygın yaya yüzey araştırması tekniklerinin sentezlendiği bir protokol uygulanmış; merkez noktadan dört ana yöne doğru 500 metrelik sistematik yürüyüşler planlanmıştır. 

Bu yaklaşım, araştırmacının araziyi seçerken bilinçli veya bilinçsizce yaptığı yönelimleri bertaraf ederek, bölgenin arkeolojik potansiyelini istatistiksel olarak daha anlamlı bir örneklem üzerinden değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

Arkeolojik Bulgular ve Kronoloji


Dört arazi sezonu sonunda, ulaşılan noktaların 25’inde arkeolojik materyale rastlanmış; bunların 11’inin Paleolitik Çağ’a ait olduğu saptanmıştır. Bulgular, Batı Afyonkarahisar’da Alt Paleolitik (Acheul teknolojisi) ve Orta Paleolitik (Levallois tekniği) dönemlerinin varlığını somutlaştırmaktadır. 


Çalışmanın en dikkat çekici çıktılarından biri, I10 numaralı lokasyonda gerçekleştirilen arkeometrik tarihlemedir. Kozmojenik nükleid yöntemiyle elde edilen 119.600 ± 17.900 yıl öncesine ait veri, bölge kronolojisi için referans niteliğindedir.


Yokluk Verisinin Önemi ve Yöntemsel Kısıtlar 


Yöntemin bilimsel açıdan en özgün katkısı, literatürde genellikle ihmal edilen "yokluk verisi" (absence data) üretme kapasitesidir. Sadece buluntunun olduğu yerlerin değil, olmadığı alanların da sistematik kaydı, Paleolitik insan gruplarının coğrafi dağılım stratejilerinin anlaşılması için elzemdir. 



Bununla birlikte, saha çalışması bazı pratik zorlukları da ortaya koymuştur: Belirlenen noktaların yaklaşık üçte birine (22 nokta) fiziksel ulaşım sağlanamamış ve sarp topografya nedeniyle ideal yürüyüş rotaları her noktada tam olarak uygulanamamıştır.

Sonuç 

Batı Afyonkarahisar Paleolitik Çağ Yüzey Araştırması, sistematik rastlantısallığın Türkiye gibi Paleolitik envanteri henüz tamamlanmamış ülkelerde hızlı ve kapsayıcı bir veri seti sunduğunu kanıtlamıştır. Geliştirilmeye açık yönlerine rağmen bu metodoloji, arkeolojik mirasın önyargısız bir biçimde belgelenmesi ve bölgesel ölçekli tahmin modellerinin doğrulanması için kritik bir model sunmaktadır. 


Kaynak: Dinçer, B. (2026). Rastgele Sistematik Örnekleme ile Paleolitik Buluntu Yerleri Tespit Edilebilir mi? Batı Afyonkarahisar Paleolitik Çağ Yüzey Araştırması [Can Palaeolithic Sites Be Identified with Random Systematic Sampling? The West Afyonkarahisar Palaeolithic Survey]. Turkish Journal of Archaeological Sciences, (6), 1–23. https://doi.org/10.63167/TJAS.2026.7

İnsan Evrimi Çalışmalarında Çin Paradigması


Paleoantropoloji dünyası, Çin'in insan evrimindeki rolünü kökten değiştiren ve bölgeyi evrimsel bir "çıkmaz sokak" olmaktan çıkarıp dinamik bir merkez üssü (epicenter) olarak konumlandıran yeni bir bilimsel evreye girmiştir. Nature Ecology & Evolution dergisinde yayımlanan kapsamlı inceleme, Çin'deki son iki milyon yıllık fosil, arkeolojik ve genomik kayıtları bütünleştirerek, Doğu Asya'nın insanlık tarihindeki yerini yeniden tanımlıyor.


Bu çalışmanın en temel katkısı, Orta Pleistosen dönemindeki "geçişsel" (transitional) hominin fosillerine yönelik getirdiği yeni taksonomik perspektiftir. Harbin, Dali, Jinniushan ve Xujiayao gibi buluntular; Homo erectus, Homo neanderthalensis veya Homo sapiens kategorilerine tam olarak sığmayan özgün morfolojik özellikler sergilemektedir. Araştırmacılar, bu çeşitliliği açıklamak için Denisovalıları da içerebilecek Homo longi ve Homo juluensis gibi yeni tür önerilerini tartışmaya açarak, bölgedeki biyolojik ve kültürel çeşitliliğin geleneksel modellerin ötesinde olduğunu vurgulamaktadır.


Evrimsel kronoloji açısından makale, Çin tarihini küresel anlatının kalbine yerleştiren cesur hipotezler sunmaktadır. Özellikle Pleistosen dönemine tarihlenen Yunxian 2 fosili üzerinden yapılan analizler, H. sapiens soy hattının bir milyon yıl kadar önce, Avrupa'daki Homo antecessor buluntularıyla da ilişkili olabilecek derin bir ayrışma yaşamış olabileceğine işaret etmektedir. Bu durum, türümüzün kökenlerini sadece Afrika ile sınırlayan basitleştirilmiş modelleri sarsmakta ve Çin'i popülasyonların etkileşime girdiği, hibritleştiği ve evrildiği bir evrimsel laboratuvar haline getirmektedir.


Arkeolojik terminolojiyle ifade edersek, Çin'deki yerleşim tarihi sadece fiziksel değişimle değil, aynı zamanda yüksek düzeyde davranışsal esneklik ile karakterize edilmektedir. Çekirdek-yonga endüstrilerinden, Levallois benzeri tekniklere, aşı boyası işleme ve ahşap/kemik alet üretimine kadar uzanan teknokültürel inovasyonlar, bu popülasyonların aşırı çevresel koşullara adaptasyon yeteneğini kanıtlamaktadır.


Sonuç olarak bu çalışma, moleküler veriler ile anatomik analizleri harmanlayarak Çin paleoantropolojisinde yeni bir aşamayı temsil etmektedir. Çin, artık insan evrimi tarihindeki pasif bir figür değil; modern insanlığın şekillenmesindeki dinamik ve kurucu bir aktör olarak kabul edilmektedir.





Kaynak: Yang, SX., Martinón-Torres, M. & Petraglia, M. Palaeoanthropological evidence from China is changing the picture of hominin evolutionary history. Nat Ecol Evol (2026). https://doi.org/10.1038/s41559-026-02983-w


Berkay'ın yorumu: 

Tek merkez ve kökenli insan evrimi algısı, uzun yıllardır Çin ve diğer Asya ülkelerinin araştırmaya kapalı kalması ile iyice yerleşmişti. Çin'de son yirmi yılda yapılan araştırmaların ortaya koyduğu en önemli verilerden bir tanesi neredeyse Afrika kıtasındaki kadar eski insan varlığının ortaya çıkarılması. Ayrıca bu çalışmalarla burada Afrika ve Avrupa'da görülenden farklı bir evrimsel geçmişin olduğunu açığa çıkardı. Önümüzdeki yıllarda büyük ihtimalle Çin'de bilgimizi değiştirecek yeni keşifler çok daha fazla sayıda olacak (çünkü burada keşfedilebilecek pek çok şey henüz keşfedilmedi). İnsan evrimiyle ilgili algılarımızı değiştirebilecek keşiflerin pek çoğu Çin gibi henüz araştırılmamış sahalardan elde edilecek. 

Modern bilim Avrupa'da değil, Çin'de ortaya çıkmış olsaydı, bu hiç bilmediğimiz Çin tarihinin aynısı Avrupa için de olmaz mıydı?







Buzul Çağında Paleolitik Bir Vaha: Güney Levant’ın Kesintisiz Sulak Alanları ve Kültürel Buluşma Merkezi

AI ile oluşturulmuş içerik. 

Bu çalışma, yaklaşık 70 ile 40 bin yıl (ka) öncesini kapsayan Geç Pleistosen döneminde Güney Levant’ın modern insan toplulukları için sunduğu istikrarlı çevresel nişi ve bu durumun insan göçleri üzerindeki etkilerini incelemektedir. Araştırmanın temelini, Ürdün Rift Vadisi'nin doğu kenarında yer alan Wadi al-Hasa ve Hamra Faddan bölgelerinden elde edilen 33 yeni Optik Uyarmalı Lüminesans (OSL) tarihlendirmesi ve stratigrafik analizler oluşturmaktadır.

Çalışmanın en önemli bilimsel bulgusu, çevre bölgelerde (iç Arabistan, Mısır ve merkezi Levant) MIS 5 sonrası (yaklaşık 71 ka) şiddetli kuraklaşma ve çölleşme yaşanırken, Güney Levant’ta 50.000 yılı aşkın süredir kesintisiz devam eden nehir kenarı sulak alanların (wetlands) varlığının kanıtlanmasıdır. OSL verileri, bu sulak alanların yaklaşık 86 ka ile 22 ka arasında aktif olduğunu göstermektedir. Mikro-fosil analizleri (özellikle Ilyocypris sp. ve Pseudocandona sp. ostrakodları), bu alanların düşük tuzluluğa sahip, istikrarlı tatlı su kaynakları sunduğunu doğrulamaktadır.

Araştırma, yaklaşık 70.000 km²’lik bir alanı kapsayan bu nemli bölgenin, o dönemde Avrasya'ya yayılan insan grupları için hayati bir sığınak ve kaynak merkezi (hub) görevi gördüğünü öne sürmektedir. Wadi al-Hasa'da bulunan ve OSL ile 71-41 ka arasına tarihlendirilen Orta Paleolitik taş aletler, bölgedeki yoğun ve sürekli insan varlığına işaret etmektedir.

Çalışma, bu çevresel istikrarın iki kritik antropolojik olayla kesiştiğini vurgulamaktadır: Modern insanlar (Homo sapiens) ile Neandertaller arasındaki genetik karışım (~50-44 ka) ve Orta’dan Üst Paleolitik’e geçiş (~50-40 ka) olarak bilinen teknolojik devrim. Yazarlar, Güney Levant’ın sunduğu bu güvenli çevresel nişin, farklı insan grupları arasında bilgi paylaımı, teknolojik evrim ve kültürel etkileşim için bir "pota" görevi gördüğünü savunmaktadır.

Sonuç olarak çalışma, Güney Levant’ın Geç Pleistosen döneminde sadece bir geçiş güzergahı değil, aynı zamanda Güneybatı Asya’nın en önemli nüfus ve kültür merkezlerinden (hubs) biri olduğunu bilimsel verilerle ortaya koymaktadır. Bu bulgular, insan topluluklarının çevresel değişimlere karşı nasıl tepki verdiğini ve Levant bölgesinin insanlık tarihindeki stratejik önemini anlamak için yeni bir perspektif sunmaktadır.

Abbas, M., Lai, Z., Tu, H., Ou, X., Carling, P. A., Lin, P., Alqudah, M., Al-Saqarat, B. S., Qiu, T., Petraglia, M. D., Rezek, Z., & Jansen, J. D. (2026). A stable environmental niche for humans in the southern Levant 70–40 ka. Quaternary Science Reviews, 377, 109855. https://doi.org/10.1016/j.quascirev.2026.109855


Alt Paleolitik Avrupa'da teknolojik ve bölgesel çeşitlilik


 MIS 11: Avrupa’da Teknolojik ve Kültürel Bir Dönüm Noktası

Deniz İzotop Aşaması 11 (MIS 11), yaklaşık 424.000 ile 374.000 yıl öncesine denk gelen, Batı Avrupa'daki insan evrimi ve davranışı için kritik bir eşik dönemi olarak kabul edilmektedir. Bu uzun ve nispeten istikrarlı buzul arası dönem, hem teknolojik yeniliklerin hem de erken Neandertallerin (anatomik özellikler olarak) ortaya çıkışına tanıklık etmiştir.

Bu dönemin en dikkat çekici yeniliklerinden biri, daha karmaşık ve standart hale getirilmiş bir yontma tekniği olan Levallois çekirdek teknolojisinin yaygınlaşmasıdır. Kaynaklar, bu teknolojinin MIS 12 buzul döneminden önce kök saldığını, bu zorlu süreci popülasyonlarla birlikte atlattığını ve MIS 11'in elverişli koşullarında kültürel olarak çeşitlendiğini göstermektedir. Araştırmacılar, taş alet toplulukları arasındaki ilişkileri ve teknolojik aktarımı anlamak için kladistik bir yaklaşım olan "üç nesne analizi" yöntemini kullanmışlardır. Bu analiz, çekirdek teknolojilerinin hiyerarşik yapısını çözmede oldukça etkili bir araç olarak öne çıkmaktadır.

Çalışmanın çarpıcı sonuçlarından biri, Avrupa ölçeğinde belirgin bir kültürel endemizmin bulunmamasıdır. Alpler veya Manş Boğazı gibi coğrafi engellere rağmen, kuzey ve güney Avrupa toplulukları arasında önemli bir karışım ve etkileşim olduğu, bunun da yeniliklerin yayılmasını kolaylaştırdığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, bu dönemde ateşin kontrolü, gelişmiş avcılık stratejileri ve kemik alet üretimi gibi bilişsel gelişim belirtileri de artış göstermiştir.

Sonuç olarak MIS 11, Alt Paleolitik’ten Orta Paleolitik’e geçişin yaşandığı, insan topluluklarının yeni çevresel bölgelere adapte olduğu ve Neandertal dünyasının temellerinin atıldığı biyokültürel bir sıçrama noktasıdır.


Kaynak: Rineau, V., García-Medrano, P., Zeitoun, V., Zaragüeta, R., Ashton, N., Arzarello, M., Ollé, A., Lamotte, A., Peretto, C., & Moncel, M.-H. (2026). Technological innovations and regional diversity in Western Europe at ca. the MIS 11 threshold: a cladistic approach. Quaternary Science Advances, 21, 100314. https://doi.org/10.1016/j.qsa.2026.100314

Avrupa’nın En Eski Fil Kemiği Aleti Boxgrove’da Bulundu

AI ile oluşturulmuş içerik.

İngiltere’nin güneyindeki Boxgrove arkeolojik sahasında yaklaşık 480.000 yıl öncesine tarihlenen ve Avrupa'da türünün en eski örneği olan bir fil kemiği alet keşfetti. Bu önemli bulgu, bir filin bacak kemiğinden (kortikal kemik) kasıtlı olarak şekillendirilmiş ve çakmaktaşından yapılan el baltalarını keskinleştirmek için bir "yumuşak vurgaç" olarak kullanılmıştır. Araştırmacılar, bu aletin Avrupa'da fil kemiğinin ham madde olarak kullanıldığına dair en erken kanıt olduğunu belirtmektedir.



Mikroskobik incelemeler ve 3D taramalar, aletin yüzeyinde yoğun darbelerden kaynaklanan çukurcuklar ve kemiğin dokusuna saplanmış küçük çakmaktaşı parçaları ortaya koymuştur. Kemiğin üzerindeki yontma izleri, bu parçanın sadece rastgele bir kemik olmadığını, homininler tarafından belirli bir yere taşınmadan önce kasıtlı olarak hazırlandığını göstermektedir. Bu durum, o dönemde yaşayan insanların (muhtemelen Homo heidelbergensis?) alet çantalarını planlı bir şekilde oluşturduklarını kanıtlamaktadır.




Bu keşif, Paleolitik Çağ insanların karmaşık teknolojik yeteneklerini ve çevrelerindeki devasa memeli kaynaklarını nasıl ustalıkla kullandıklarını gözler önüne sermektedir. Fil kemiği gibi dayanıklı ve nadir bulunan materyallerin seçilmesi, Orta Pleistosen homininlerinin zorlu çevresel koşullarda hayatta kalmalarını sağlayan stratejik bir davranış biçimidir.







Kaynak: Simon A. Parfitt, Silvia M. Bello, The earliest elephant-bone tool from Europe: An unexpected raw material for precision knapping of Acheulean handaxes. Science Advances 12,eady1390 (2026). DOI:10.1126/sciadv.ady1390 https://www.science.org/doi/full/10.1126/sciadv.ady1390  

Fas'taki yeni insan fosilleri ve Homo sapiens'in ataları

!En altta videolu özeti bulunuyor!

Kaynak: Hublin, JJ., Lefèvre, D., Perini, S. ve diğerleri. Early hominins from Morocco basal to the Homo sapiens lineage. Nature 649 , 902–908 (2026). https://doi.org/10.1038/s41586-025-09914-y

AI generated content


ÖZET

Fas, Kazablanka'daki Thomas Quarry I sahasında keşfedilen ve yaklaşık 773.000 yıl öncesine tarihlenen yeni hominin fosilleri, Homo sapiens soy ağacının kökenlerine ışık tutmaktadır. Araştırma; çene kemikleri, dişler ve omurlardan oluşan bu kalıntıların hem ilkel hem de modern özellikleri bir arada barındırdığını ve Avrupa'daki türdeşlerinden farklılaştığını ortaya koymaktadır. Jeolojik ve manyetostratigrafik analizler, bu fosillerin modern insanların, Neandertallerin ve Denisovalıların ortak atasının yaşadığı döneme oldukça yakın bir tarihe sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Elde edilen bulgular, türümüzün evrimsel sürecinde Afrika merkezli bir soy hattının önemini vurgulayarak Avrasya kökenli alternatif teorilere karşı güçlü bir kanıt sunmaktadır. Çalışma, Kuzey Afrika'nın Erken ve Orta Pleistosen dönemindeki insan çeşitliliğini anlamak için kritik bir boşluğu doldurmaktadır. Sonuç olarak bu kaynak, insanlık tarihinin en eski dönemlerindeki göç ve farklılaşma süreçlerini bilimsel verilerle yeniden tanımlamaktadır.




İnsanlığın Kökenine Yeni Bir Işık: Fas’ta 773 Bin Yıllık Keşif

Paleoantropoloji dünyası bugünlerde Fas’ın Kazablanka şehri yakınlarındaki Thomas Quarry I (ThI-GH) sahasından gelen heyecan verici haberlerle çalkalanıyor. Yapılan yeni araştırmalar, modern insanın (Homo sapiens) kökenlerine dair bildiklerimizi derinleştiren ve evrimsel ağacımızdaki boşlukları dolduran kritik bulgular sundu.

Temel Bulgular: Geçmişin Sessiz Tanıkları

Araştırmanın en çarpıcı sonucu, ThI-GH mağarasında bulunan fosillerin yaklaşık 773.000 yıl öncesine tarihlendirilmiş olmasıdır. Bu tarih, Dünya’nın manyetik alanının yön değiştirdiği Matuyama–Brunhes geçişi (MBT) ile örtüşmektedir.



Öne çıkan bulgular şunlardır:

• Fosil Çeşitliliği: Sahada biri yetişkin (ThI-GH-10717), diğeri ise 1.5 yaşından küçük bir çocuğa ait (ThI-GH-10978) iki kısmi alt çene kemiği (mandibula), çok sayıda diş ve sekiz adet omur bulunmuştur.

• Karmaşık Morfoloji: Bu homininler, hem ilkel (Homo erectus benzeri) hem de türemiş (modern insan ve Avrasyalı arkaik homininlere benzer) özelliklerin eşsiz bir kombinasyonunu sergilemektedir.


• Tür Ayrımı: Fosiller, İspanya’da bulunan ve benzer yaşta olan Homo antecessor ile benzerlikler taşısa da morfolojik olarak onlardan farklıdır. Araştırmacılar bu fosillerin, Kuzey Afrika’daki evrimleşmiş bir Homo erectus formu olduğunu düşünmektedir.

Bilimin Gücü: Kullanılan Metodoloji


Bu keşfin doğruluğunu kanıtlamak için ekip, disiplinler arası bir yaklaşımla modern teknolojinin tüm imkanlarını seferber etti:

1. Gelişmiş Tarihlendirme: MBT'yi hassas bir şekilde belirlemek için 119 yeni numune ile manyetostratigrafi analizi yapıldı. Ayrıca, biyokronolojik veriler (37 memeli türünün analizi) ve minimum yaş sağlayan ESR/U-serisi yöntemleri kullanıldı.


2. Dijital Rekonstrüksiyon: Fosiller mikro-BT (bilgisayarlı tomografi) ile tarandı ve 30 µm çözünürlükte 3D yüzey modelleri oluşturuldu.

3. Geometrik Morfometri: Çene ve diş yapıları, geniş bir karşılaştırmalı veri seti kullanılarak 3D landmark tabanlı geometrik morfometrik analizler ile incelendi. Bu yöntem, fosillerin evrimsel ağaçtaki yerini belirlemede kritik rol oynadı.



Neden Önemli? Paleoantropoloji İçin Yeni Bir Dönem

Bu keşif, insan evrimi tartışmalarında neden bir "dönüm noktası" olarak kabul ediliyor?

• Afrika Kökeni Kanıtı: Bulgular, türümüzün kökeninin Avrasya’dan ziyade Afrika’ya dayandığına dair güçlü kanıtlar sunmaktadır.



• Eksik Parça Tamamlanıyor: ThI-GH homininleri, Fas'taki Jebel Irhoud’da bulunan en eski H. sapiens bireylerinden (300 bin yıl önce) çok daha öncesine dayanarak, türümüze giden Afrika soy hattına dair hayati bilgiler vermektedir.

• Ortak Ata Sorunsalı: Bu fosiller, Neandertaller ve Denisovalılar ile paylaştığımız son ortak ata hakkında ipuçları taşımakta ve bu ayrışmanın 800 bin yıl öncesine kadar uzanabileceği tartışmalarını desteklemektedir.

Sonuç olarak; Mağrip bölgesi ve özellikle Fas, insanlığın ortaya çıkışını anlamak için kilit bir bölge olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Bu çalışma, atalarımızın sadece nasıl göründüğünü değil, aynı zamanda kıtalar arası etkileşimlerini ve evrimsel yolculuklarını da yeniden kurgulamamıza olanak sağlıyor.




Prehistorya, “tarih öncesi” midir?

Berkay Dinçer
Bir arkeoloji dalı olarak Prehistorya nedir? Prehistorya kelimesini chicken translation (=piliç çevirme) metoduyla Türkçe’ye tercüme etmeye kalkışırsak bodoslama karşılığının “pre-historya”=”tarih-öncesi” olduğunu söyleyebiliriz. Tarihi bu şekilde ikiye ayırmanın temel nedeni Nuh nebi zamanlarında birilerinin “tarih yazıyla başlar” şeklinde formüle edilmiş ve bir şekilde de genel kabul görmüş bir görüş ortaya atmış olmasıdır (1). Bu muhteşem fikri bir yerlere yazıyla da not etmiş olduklarından, daha doğru olabilecek sözler uçup geriye bu kalmıştır: “tarih yazıyla başlar”, yazı öncesi de tarihin öncesidir…

Bu önkabulden dolayı, Prehistorya esasen yazı öncesi zamanların arkeolojisidir. Doğrudur, yazının kullanıldığı zamanlarla, yazının henüz kullanılmadığı zamanların arkeolojisi hem yöntem hem de “kafa” olarak birbirlerinden çok farklıdır. Ancak insan varsa ve bir şekilde arkeolojik kayıtlar varsa, o dönemlerin tarih’in öncesi olduğunu söylemek oldukça güçtür. Çünkü tarih, bir bilim olarak yazılı veya yazısız olsun, “geçmişteki olaylarla ilgilenen” bir bilim dalıdır, dolayısıyla tarihin tarihi insanla yaşıttır. Kısacası, insanın geçmişiyle ilgili bir döneme “tarih öncesi” veya “prehistorya” demek mantıksızlıktır.

Tarihin öncesi var mıdır? “Tarih”i insanla başlatırsak, meselâ dinozorlar “tarih öncesi” canlılardır. Büyük ihtimâlle tarihin bir de sonrası olacaktır. Eğer bunu ifade edebilecek birileri kalacaksa, insan türü yok olduktan sonra bir de “tarih sonrası” olacaktır. Ama bu şimdilik bizi ilgilendirmez, çünkü “sonrası” diyecek canlının olasılıkla insan odaklı bir geçmiş kurması gerekmeyecektir.

Kılıç Kökten’in köylü ile sohbeti
Arkeolojinin kuruluş zamanlarından beri tekrarlaya tekrarlaya bugünlere ulaşan bu hata (Prehistorya terimi) bir türlü düzeltilememiştir. Bu terminolojik hatayı düzeltmek için Türkiye’de Prehistorya’nın kurucularından Kılıç Kökten haricinde kimseden de görülür bir çaba gelmemiştir.

Rivayet edilir ki, K. Kökten bir gün Anadolu’da kendisine ne işle meşgul olduğunu soran bir köylüye, “işte, çok eski taşlarla, çanak çömlek parçalarıyla uğraşıyorum” şeklinde bir açıkmalama yapmaya başlamış ve bu konuşmanın sonunda köylü “anladım, sen tarihin dibiyle uğraşıyorsun” şeklindeki muhteşem açıklamasıyla bu konuşmaya noktayı koymuştur.

Bu konuşma ile “Prehistorya” gibi dilimize/beynimize yabancı bu kavrama karşılık olabilecek yeni ve olasılıkla çok daha uygun bir terim bulunmuştur: “diptarih”. Geçen zaman içinde K. Kökten bu terimi eserlerinde pek çok kez kullanmış olmasına karşın (2), “diptarih” terimi bir türlü dilimize yerleşememiştir. Oysa ki, Prehistorya’nın en doğru ve düzgün açıklaması “diptarih” olabilirdi (isterseniz daha havalı görünmesi için “dip-tarih” şeklinde arasına tire koyarak bile yazabilirsiniz!).

Prehistoryanın sonu…
Çeviri ve terminoloji sıkıntılarını bir yana bırakırsak, Prehistoryanın veya “tarih öncesi”nin bir başka sıkıntısı da tarihin yazıyla başladığı kabulünün başlı başına bir sıkıntı olmasıdır. Şimdiki bilgilerimize göre, “Prehistorya” Anadolu’da taş âlet yapan insanların buraya ilk ayak basmasından yazının keşfedilmiş olduğunu kesin olarak bildiğimiz İlk Tunç Çağı sonuna kadar olan bir dönemi kapsamaktadır. Ancak Prehistorya’nın bitiş tarihi dünyanın çeşitli yerlerinde farklılık göstermektedir. Şans eseri “beyaz adam”ın geç ayak bastığı “Yeni Dünya”nın bir kısmında, örneğin bazı Pasifik adalarında, prehistorya yaklaşık MS 19. yüzyıla kadar sürmüştür.

Yazıya takıntılı şekilde bağlı bu Prehistorya tanımına göre yazı kullanmayan ve yazı kullanan topluluklarla ilişkisi olmayan bu 19. yüzyıl toplumları da “prehistorik”tir. Oysa ki, tarihin “dibinde” değil, bugüne göre artık “sonunda” bulunurlar. Ancak yazı kullanmadıkları sürece, iki milyon yıllık Paleolitik buluntularla, 200 yıllık Yeni Gine kabilesinin köyü aynı arkeoloji disiplinin ilgi alanına girer. Garip ama gerçek… Öyle bir “bilimsel” disiplin düşünün ki, başı sonu belli değil… Her an her yerden bir prehistoryacı fırlayıp, “bu benim uzmanlık alanım” diyebilir. Mevcut prehistorya tanımına göre haklıdır kendisi, elinizdeki malayı yavaşça yere bırakıp kazıyı ona terk edin.

Yazı var da okuyan kaç kişi?
Prehistorya kavramının yazıya sıkı sıkı bağlı olarak tanımlanmasının bir başka sıkıntısı da, yazının toplumların hayatında gerçek anlamda ne gibi bir değişiklik yapmış olabileceğidir. Yazının olup olmaması bugün o dönemleri araştıranlar için çok büyük bir öneme sahiptir. Bir toplumda yazının varlığı, arkeolojik araştırma yöntemini belirgin bir şekilde değiştirir. Ancak yazı, “sade vatandaş” olarak tanımlanabilecek toplumların büyük çoğunluğu için çok büyük bir değişim midir?

Örneğin Osmanlı’nın son dönemlerinde okuma-yazma oranının en fazla %50 civarında olduğundan söz edilmektedir (bu oran pek çok kaynakta %10 veya altındadır). Bu oranları Anadolu Orta ve ya Son Tunç çağlarında düşünmek bile korkutucudur. Ancak %1 okur-yazar bile bir toplumda, toplumun yapısında çok şeyi değiştirebilir. Yazı, egemenlerin elinde okuma yazma bilmeyen büyük kitlelere karşı kullanılabilecek en önemli silâhlardan biridir. Ancak, bir devri kapayıp (tarih öncesi), ötekini (tarih) açmaya yetecek kadar büyük bir etkisi var mıdır?

Bir anabilim dalı, iki Prehistorya
Konunun özüne geri dönersek, bugünkü tanımıyla Prehistorya, en azından Anadolu’da, birbirinden yöntemsel olarak tamamıyla farklı iki ana dönemin arkeolojisini içermektedir. Bunlardan bir tanesi Paleolitik Çağ arkeolojisi, diğeri de Neolitik ve sonrasındaki (ama yazı bulunana kadar!) dönemlerin arkeolojisidir. Bu iki temel dönem hem onları bugün araştıranlar, hem de o dönemlerde yaşamış olanlar için birbirinden çok farklıdır.

Bir tanesinde genellikle avcı-toplayıcı olarak kabul edilen, nerede akşam orada sabah serseri bir hayat (tabi, aslan, kaplan vb. gibi bir takım dezavantajları da mutlaka vardır); diğerinde yerleşik yaşam, besin üretimi, tapınaklar gibi, gibi, gibi… Bu iki hayat birbirinden öyle farklıdır ki bunların resimlerini yanyana koysak ve “iki resim arasındaki 7 farkı bulun” şeklindeki o eski bulmacalar gibi bir şey yapsak 7 değil, onbin fark bulabiliriz.

Ancak ikisinin de arkeolojisi bugünkü arkeoloji dalları ayrımında aynı anabilim dalına dâhildir.  Ve birbirinden çok farklı bu iki alanın ikisine de Türkçe’de “Tarih Öncesi Arkeolojisi” denir. Hatta Türkiye’de Prehistorya eğitimi vermekte olan Ankara ve İstanbul’daki her iki anabilim dalı da isimlerini yakın zamanda “Tarih Öncesi Arkeolojisi” olarak değiştirmiştir. Bu değişikliğin yarattığı ve yaratacağı bürokratik sorunlar ayrı bir yazının konusu olabilir.

Öyleyse, olayı biraz daha provoke etmek amacıyla, iki dönemin de arkeolojisinin ortak özelliğinin yazının olmaması olduğundan bir kez daha yola çıkalım. Neolitik ve sonrasındaki süreç, aslında etkilerini Endüstri Devrimi’ne (hatta bugüne) kadar sürdüren çok geniş bir zaman dilimidir. Temel hayat tarzı -belki başlarında çok değil ama- tarım, hayvancılık, yerleşik hayat gibi yazının bulunmasını da zorunlu kılan bir hayat tarzıdır.

Robert Braidwood Türkiye’deki birçok prehistoryacının hâlen başucu kitabı olan “Tarihöncesi İnsan” kitabında (3) bu aşamayı, insanlık tarihi oyununun “ikinci perdesi” olarak yorumluyor. Bu ikinci perdede temel hayat tarzı aslında günümüzden 100-150 yıl öncesine kadar pek fazla değişmiyor. Evet, çok önemli olan yazı bulunuyor, devletler kurulup yıkılıyor, çağlar, dönemler vb. değişiyor ancak, insanların üretme biçimindeki değişimler -örneğin iki bin yıl sonra Mars’tan Dünya’ya bakan bir tarihçi için- yakın zamana kadar aynı genel çerçevenin çok da dışına çıkmıyor (on bin yıllık koskoca tarih tek bir sepete toplanabiliyor!).

MS 2126: “Neolitik kazıdan yazı çıktı!” haberi (4)
Peki ya, Neolitik Dönem’de bir yerlerde bir şekilde yazı keşfedildiyse ve biz onun kanıtını henüz bulamadıysak? Bunun büyük bir saçmalık olduğunun söylenebilir. Ama hayal etmekten de zarar gelmez. Son yıllarda Neolitik Dönem’e bakışımız yeni ortaya çıkan bilgiler ve keşiflerle çok hızlı bir şekilde değişiyor. “Olamaz!”, diye şaşırdığımız bir çok yeni keşif, bu dönemi neredeyse hiç tanımamış olduğumuzu her geçen gün bir kez daha gösteriyor.

Göbeklitepe gibi, dönemi, bizim yakın zamana kadar düşünmüş olduğumuzdan, çok daha organize olmuş toplumlar şeklinde yansıtan keşiflerin sayısı gelecekte belki daha da çoğalacak (5). İnsan düşünmeden edemiyor; ya birisi bir yerlere bir şeylerin notunu aldıysa (“bugün sekiz tane taş diktik, valla süper” gibi)? Nasrettin hocadan beri, “ya tutarsa” diye bir iddialaşma şekli vardır. Ama gerçekten, neden olmasın?
Bu fikirler “Prehistorya tanrısı”na şirk koşmak gibi gelebilir. Ancak yazıyı “ilk” kullanan Tunç Çağı’ndakilerle, Neolitik-Kalkolitik toplulukların resimleri arasında gerçek anlamda “7 fark” bulabilir miyiz? Uzmanı belki bulur ama bunlar uzaktan görünecek kadar büyük olmayabilir.

Yazının varlığına/yokluğuna bel bağlamış, tarihi yazısızlık ve yazıyla ayıran o beyhude feryatlar ne olacak? Yüz elli yıllık oturmuş disiplinler ne olacak? Arkeolojinin ilk kurulduğu günlerden beri tekrarlaya tekrarlaya gelen bu “yazı öncesi/sonrası” yanlışından bir gün kurtulmak zorunda kalabiliriz. Şunu artık kabul edelim: tarihin başlangıcının yazıyla bir ilgisi yoktur.

Prehistoryacılar kucaklarında kocaman fakat oldukça eski bir bombayla oturuyor. Belki bombanın içindeki barut bozulmuştur da patlamaz diye ümit ediyoruz. Ama patlarsa, Neolitik ve sonrası Protohistorya’ya devredilir, ki Prehistorya ve Protohistorya terimlerinin her ikisi de geçmişi yapay ve zorlama bir sınıflandırma yoluyla ayırmıştır. Zaten tarihteki dönemler bölüşülürken Protohistorya’ya çok az düşmüştü. Klâsik Arkeoloji’yi karıştırmayalım, ama arkeoloji dalları içinde tanımı en doğru düzgün yapılmış olandır demekle yetinebiliriz.
Bugün artık, Neolitik, Kalkolitik gibi kavramlar terk edilmekte, pek çok kişi çalıştığı dönemi kalibre karbon tarihi ve bölge ile tanımlamaktayken, bu dalga prehistorya ya da tarih öncesine de ulaşmak zorunda. Türkiye üniversitelerinde en az 50-60 yıllık geçmişi olan prehistoryanın adı daha yeni “Türkçe’ye çevrilmişken” bunu tamamen terk etmeyi de düşünmeliyiz.

Prehistorya “Diptarih” olabilir mi?

Yüzelli yıllık bu hata bugün kendini çoğalta çoğalta üniversite ve düşünce sistemlerimizde kök salmış durumdadır. Bu patlamanın gerçekleşmesi için gereken, yazının “ilk”inden önceki “ilk” formunun ne olduğunu bulmamız ve bunu çözümlememiz için yüzyıllarımızı harcamamız da gerekebilir. Daha önce nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şeyin kanıtını nasıl arayabileceğimizi zaten nasıl bilebiliriz? Yani, kucağımızda patlamaya hazır bir bomba olsa bile paniğe gerek yok, bir süre daha rahat rahat takılabiliriz. Bize bir şey olmaz abi…

Aslında bu küçük terminolojik hata kimsenin çok da derdinde değildir. Herkes işinde gücündedir. Yarın öbür gün, onbin yıllık yazı bulunsa bile, bunun bizim zihinlerimize sirayet etmesi belki de yüzlerce yıl alacaktır (burada “önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha zor” gibi şeyler düşünün…). Prehistoryacı, yine prehistoryasını yapmaya huzurla devam edebilecektir.  Hatta çok sıkışırsak adına “yazılı prehistorya” bile diyebiliriz. Sonuçta yüzelli yıllık bir hatanın hata olduğunu artık fark etmemekte haklı değil miyiz? Sonuçta o hatayı ilk biz yapmadık… Hem kim ne diyebilir ki, bu ülkede prehistoryayla uğraşan iki elin (tamam, belki üç-dört elin) parmağı kadar insan var.
Bunca yılın “prehistoryası”na “tarih öncesi” deyip işin içinden sıyrılmanın mümkün olmadığını anlatmaya çalıştım. İyi niyetli de olsa, prehistorya anabilim dallarına “tarih öncesi” demek yüzyıllık hatanın tekrarıdır. Bu türkçeleştirme çabası “computer”e “bilgisayar” demekten ziyade “otobüs”e “oturgaçlı götürgeç (ya da her neyse)” demeye daha çok benzemektedir.

Sonuç olarak, yine de ve ısrarla Kılıç Kökten’in ve konuştuğu o köylünün keşfettiği terimin, “diptarih”in bir kez daha düşünülmesinden faydalanabiliriz. Arkeoloji genel olarak, insanın bu gezegendeki hikâyesinin peşindedir ve bunu değişik alanlara ayırıp parçalayarak bu hikâyeyi daha karmaşık bir hâle sokabiliriz (zaten bu hikâye hâlihazırda kendi başına yeterince karmaşık). Ama her şeyi kategorize eden düşünce dünyamızda “Prehistorya”yı da bir rafa koymamız gerekiyorsa, isminden başlayarak bunu “diptarih” diye “eski ama yeni” bir rafa koymakta fayda olabilir. Hem o zaman Neolitik’te yazı bulunsa bile “ama bak, hâlâ tarihin dibine çok yakınız” denilebilir. Böylelikle gelecekte ne keşfedilirse keşfedilsin, “Neolitikçi”ler “diptarih”ten ayrılmak zorunda kalmaz, huzur içinde yaşayabilir.

Notlar:
1 – “Prehistorya” teriminin ilk kullanımı ile ilgili bilgileri şuradan okuyabilirsiniz: Kartal, M., 2015. “Prehistorya (Tarih Öncesi) Kavramı”, Anadolu Prehistorya Araştırmaları Dergisi (APAD) 1: 145-161.
2 – K. Kökten’in “diptarih” terimini kullandığı bazı makaleleri:
Kökten, K., 1960. “Anadolu-Maraş Vilayetinde Tarihten Dip Tarihe Gidiş”, Türk Arkeoloji Dergisi X/1: 42-52.
Kökten, K., 1962. “Maraş ve Antalya Vilayetinde Süreli Dip Tarih Araştırmaları Hakkında Kısa Bir Rapor”, Türk Arkeoloji Dergisi XI/1: 40-41.
Kökten, K., 1970. “Yazılıkaya’da ve Kurbanağa Mağarasında (Kars-Çamuşlu) Yeni Bulunan Diptarih Resimleri”, Karseli 6/69: 2-16.
Kökten, K., 1974. “Keban Baraj Gölü Alanında Diptarih Araştırmaları; 1971”, Keban Projesi 1971 Çalışmaları, ODTÜ Keban Projesi Yayınları, Ankara: 1-5.
Kökten, K., 1975. “Kars Çevresinde Dip Tarih Araştırmaları ve Yazılıkaya Resimleri”, Atatürk Konferansları V, TTK Yayınları, Ankara: 95-104.
3 – Braidwood, R. J., 1995. Tarihöncesi İnsan, B. Altınok (çev.), Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.
4 – “Haber” dedim, çünkü Türkiye’de bulunursa bu keşif Nature’a yazılmak yerine haber ajanslarının yerel muhabirlerine yapılan bir açıklamayla gazetelerde yayınlanır.
5 – İlginç bir tartışma için bakınız: Dönmez, Ş., 2015. “İnsanlık Tarihinin En Eski Ezberi Nasıl Bozuldu?”, #tarih 10: 40-43.

*Bu yazı 31 Ocak 2016 tarihinde ArkeolojiGazetesi.com'da yayınlanmıştı. Site kapanınca buraya taşındı.

arkeolojide_kusak_farklari.xls

Berkay Dinçer
Uzunca bir süredir arkeolojigazetesi’ne üniversitedeki yeni arkeologlarla eski arkeologların farkları ile ilgili bir yazı yazmayı planlıyordum. Hatta pek çok kez de başladım bu yazıya ama bir türlü bitiremedim. Çünkü bu sonuçların belki yüzlerce nedeni var ve hangisini anlatacağıma bir türlü karar veremedim. Memleketin hâli işte…

O yüzden bu yazıyı yazmadan derdimi nasıl anlatırım diye bir yol bulmaya çalıştım ve bu tablo ortaya çıktı. Elbette bu tablo bir genellemedir, dolayısıyla “her koşulda doğrudur”, “herkes için geçerlidir” demiyorum. Ayrıca belirtmeliyim ki, bu tabloda yazılanlar sadece benim sınırlı gözlemimi ve zaman zaman da çarpık bakışımı yansıtmaktadır, ve hatta zaman zaman pireler deve de yapılmıştır. Kuşakların özellikleri yazılırken kimi zaman çeşitli “tip” karakterlerden faydalanılmıştır ki bunların bazı durumlarda çoğunluğu yansıtmadığını biliyorum.

İkinci kuşağı biraz sevmişim gibi gelebilir. Ama üçü oluşturanlar tamamıyla onlardı. Her kuşağın bir sonrakinin oluşumuna katkısını da hesaba katmak gerekir. Özellikle üniversitede işe alınma süreçlerinin bir önceki kuşak tarafından belirlendiğini unutmamalıyız (masum değiliz hiç birimiz). Sağolsun ÖYP denen sistem geldi de artık sınır tanımıyoruz.





*Bu yazı 28 Eylül 2013 tarihinde ArkeolojiGazetesi.com'da yayınlanmıştı. Site kapanınca buraya taşındı.

Türkiye için Arkeozooloji – Hemen Şimdi!

Türkiye için Arkeozooloji – Hemen Şimdi!
Türkiye'de sürdürülebilir arkeozoolojik eğitim ve uygulama için bir çağrı
Dr. Canan Çakırlar
Alman bir doğa bilimci olan R. Virchow Schliemann’ın ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Troia’da yaptığı kazılardan çıkan hayvan kalıntılarını inceleyip yayınlamıştır (Virchow 1879). Bu çalışmanın Türkiye’de yapılan ilk arkeozoolojik çalışma olduğu iddia edilebilir. Yaklaşık 120 yıl sonra, bugün, Türkiye toprakları içinde kalan kazılardan çıkan hayvan kalıntılarından elde edilen veriler uluslararası bilim çevrelerinde yoğun rağbet görmektedir. Ülkemizde her yıl üçyüzden fazla kazı projesinin yürültüldüğü göz önünde bulundurulduğunda arz-talep dengelerinde her hangi bir ‘sıkıntı’ olmadığı var sayılabilir. Kazılarda ortaya çıkarılan bu paha biçilmez ‘etüdlük’ malzemenin bir kısmı (tahminimce yüzde birden az bir kısmı) çeşitli arkeozoologlar ve öğrencileri tarafından zahmetli ve uzun soluklu çalışmalar sonucunda değerlendirilmektedir. Türkiye’deki üniversitelerde zaman zaman arkeozoologlara da ‘kadro’ açılması mümkün olmaktadır. Hali hazırda pek çok yüksek lisans ve doktora öğrencisi tezlerini arkeozooloji ile ilgili konularda hazırlamaktadır.  Her yıl düzenlenen arkeometri sempozyumunda salt arkeozoolojiyle ilgili sunumlardan oluşan oturumların da yer alması neredeyse gelenekselleşmiştir.

Bu bilgi ve gözlemlerden yola çıkarak Türkiye’de arkeozoolojinin umut verici bir resmini çizmek mümkün gibi görünse de, bu resmin eğitim ve uygulama politikaları sayesinde değil, belli bazı bireylerin üstün çabaları sayesinde  oluştuğunun altını çizmek şarttır. Türkiye’de arkeozoolojinin sorunları sürekli göz ardı edilmektedir. Arkeologlar arasında gerçekleşen az sayıda tartışmada sıra nedense hiç bir zaman arkeozoolojiye gelmemektedir.

Bu yazıyı yazmadaki amacım Türkiye arkeozoolojisinin oluşumu ve sürdürülebilirliği açısından belirlediğim başlıca sorunları kısa ve öz bir şekilde paylaşmak ve neden bu meselelerin ivedelikle eğitim ve uygulamada yapısal değişikliklere gidilerek ele alınmaları gerektiğini anlatmaya çalışmak.  Sonuç olarak bu meselelerin hızla büyüyen genç ve yerel arkeozoologlar tarafından toplu olarak kararlaştıracakları ilkeler çerçevesinde ele alınması gerektiğini savunacağım. Burada her ne kadar arkeozoolojinin sorunlarından bahsedecek olsam da, belirlediğim sorunların ekolojik arkeolojinin diğer dalları için de geçerli olduğu hatırlatma gerektirmeyecek kadar aşikar olacaktır. 

Arkeozoolojinin fen-edebiyat fakülteleri içinde yer aldığı ülkelerde, arkeozoolojinin geçmişte yaşamış insan topluluklarına ilişkin her türlü konuyu aydınlatmaya yarayan bir araç olduğu yaygın olarak kabul gören bir gerçektir. Arkeozoolojinin bu ana amacının yanı sıra daha pek çok konuya ışık tutabildiği düşüncesi de giderek ön plana çıkmaktadır. Arkeozoolojik kalıntılardan yola çıkılarak elde edilen bilgiler alan oluşum süreçlerini, dolayısıyla da arkeolojik stratigrafileri anlamaya yardımcı olabilir; doğa tarihinin başlıca sorularından olan nesillerinin tükenmesinde insan faktörleri meselesi ancak arkeozoolojik çalışmalar sayesinde anlaşılabilir. Arkeozooloji habitat rekonstruksiyonları yaparak paleoklimatolojik sorulara yanıt imkanları sunabilir. Arkeozoolojinin koruma biyolojisi için temel bilgiler sağladığı da son zamanlarda kabul görmeye başlayan özellikleri arasında sayılmaktadır. Bütün bunlara rağmen, arkeozooloji bir araç-bilim ya da yan dal olarak görülemez. Daha önceleri paleontoloji ve arkeoloji bilimlerinin yöntemlerini benimseyerek ilerleme kaydeden arkeozooloji bugün kendi yöntemlerini geliştiren ve kabul ettiren, yani kendi ayakları üzerinde duran bir bilim dalıdır. 
Bu sebeplerden dolayı, arkeozooloji dünyanın en önemli ve iyi hakemli dergilerinde en sık yer alan bilim dallarından biri haline gelmiştir (Butzer 2009, Marriner 2009). Salt arkeozooloji üzerinde yoğunlaşan hakemli dergiler de (örn. Archaeofauna ve Anthropozoologica) dünyanın yüksek etkili dergileri arasında bulunmaktadırlar. Arkeozooloji aktif ve büyüyen bir bilim dalıdır.

Türkiye arkeozoolojisinin anlam ve önemine geri dönersek, bu konuyu da rakamlarla irdelemek mümkündür. Uluslararası Arkezooloji Konseyi’nin (ICAZ – arkeozoolojinin dünya çapında geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için 1974’te kurulmuş olan profesyonel bir dernek) seçimle başa gelen Uluslararası Komitesi (International Committee) onsekiz farklı ülkeyi temsil eden otuz bilim insanından oluşmaktadır. Bu bilim insanlarının yüzde otuzüçünün araştırma konuları Türkiye’yi de kapsamaktadır. Bu araştırmalarının bazılarının temelleri 1960lı yıllarda atılmıştır. Aslında bir tıp doktoru olan Eşref Deniz daha 1991 yılında Türkiye’den elde edilen bilgi birikimini yeterli görmüş olacak ki, “Son 30 yılın bilgileri ışığında Anadolu arkeobiyolojisi” isimli bir bildiriyi Arkeometri Sonuçları Toplantısı’nda sunmuş ve 1992 yılında da yayınlamıştır. Eşref Deniz Türkiye’nin ilk arkeozooloğu sayılabilir. Yirmi yıl önce ivme kazanmaya eğilimine girmiş Türkiye arkeozoolojisinin yavaşlamasına yol açan belki de en talihsiz olay lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi’nde tamamlamış olan Berrin Kuşatman’ın Londra Üniversitesi’nde  doktorasını vermesinden kısa bir süre sonra ani ve trajik bir şekilde hayatını kaybetmesi olmuştur.  

Türkiye’de arkeozoolojinin geçirdiği bu spesifik sorun ve gelişmeleri bir kenara bırakıp, ama Türkiye’de arkeozoolojinin altmış yıllık bir geçmişi olduğunu da akılda tutarak, Türkiye’de arkeozooloji eğitimi ve uygulamalarının bugünkü durumuyla ilgili dört ana gözlem ortaya konabilir: 
1.     Arkeologlar ve kültürel miras uzmanları hala arkeozoolojik yöntem ve yaklaşlımların arkeolojide temel bir yer tutması gerektiğine ikna olmuş gibi görünmemektedirler.

2.     Bilimsel arkeolojik çalışmalar disiplinlerarası verilerin sentezlenerek ana temalara bağlanması konusunda ancak kısmen başarılı olabilmiştir.

3.     Kazı projelerini yöneten ve materyal kültüre odaklanan arkeologlar ile arkeozoologlar arasındaki etkileşim ve işbirliği hala çok zayıftır.

4.     Öğrencileri kariyerlerine hazırlamak amacıyla belirlenen arkeoloji müfredatları arkeozoolojik konuları işlemekte son derece yetersiz kalmıştır.

KW Butzer 1975 yılında "Arkeolojiye ekolojik yaklaşım: Gerçekten deniyor muyuz?" başlıklı klasik bir makale yazmış, aynı gözlemleri o zaman dünyada uygulanan çevresel arkeolojiler için açıklamıştır. Bu gözlemlerin Türkiye arkeozoolojisi için bugün geçerli olması bir tesadüf değil, acı bir gerçektir. Bu durum endişe verici olmaktan artık çıkmış, kırmızı alarm verir hale gelmiştir.  

Ben bu sorunların öncelikle varlığını kabul etmek için meseleye etik açıdan bakmakta fayda görüyorum. Temel bilgilerimize geri dönelim; gündelik arkeolojik yaşamımızda, kazıda olsun, fakültede olsun artık düşünmeye belki de fırsat bulamadığımız temel sorulara: Arkeoloji neden yapılır? Kültürel ve doğal mirasımızı anlamak için en önemli kaynaklardan birini teşkil ettiği için. Ama arkeoloji yenilenebilir bir kaynak değildir. Türk ekonomisi büyüyüp, sırtını da devasa inşaat projelerine dayadıkça, ve bu inşaat projeleri kültürel ve doğal miras yasa ve uygulamalarının yokluğunda tüm şiddetiyle artarak tahribata devam ettikçe parçalanarak yok olan bir kaynaktır. Kesilen bir asırlık çınar, kazılmadan tahrip edilen bir Roma tapınağı ve incelenmeden toprakta ya da müze depolarında kaybolan bir kemik arasında kategorik olarak bir fark yoktur.

Bilimin amacı nedir? Bilgi üretmek ve bilgiyi yaymak. Arkeozooloji eğitim ve uygulamasının istisna değil bir standart olduğu bir dünyada, üniversite müfredatlarını öğrencilerin arkeobiyolojik yöntem ve teoriler konusunda da eğitilmelerini sağlayacak şekilde değiştirmek ahlaki bir zorunluluk olarak görülmelidir.  Arkeozooloji öğrenimi ve uygulamaları Türkiye arkeolojisinin bir an önce ayrılmaz bir parçası haline getirilmelidir. Kısa süreli, devamlılığı olmayan, katılımcı sayısının kısıtlı olduğu arkeozooloji kurslarının ya da Türk ve yabancı bilim insanlarının gönüllü olarak zamanlarını ayırıp kazılarda öğrencileri arkeozooloji alanında yetiştirmeye çalışmasının kalıcı çözümler getirmediğini artık görmemiz gerekmektedir. Giderek bilinçlenmekte olan arkeoloji öğrencisinin bu tür kurslara gösterdiği büyük ilgi bu görüşü onaylamaktadır.

Türkiye’de arkeolojinin hal ve gidişatı tartışma konusunu olduğunda  ‘alt disiplinler’ ve ‘uzmanlık alanları’ nadiren gündeme gelmektedir (örn: Erdur ve Duru 2003, Özdoğan 2008). Bu durum, kuralları koyabilecek ve uygulayabilecek kapasitedeki kimseleri bu yönde harekete geçmeye ikna etmeden önce içerden gelen bir değişime acilen ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Bu tür köklü bir değişimi sağlayacak bir yol planının yerel ve kolektif bir platform tarafından en kısa zamanda belirlenmesi gerekmektedir. Böyle bir oluşumda en önemli rolü ancak yazının başında bahsettiğim genç yüksek lisans ve doktora öğrencileri oynayabilir.  

NOT:
Bu yazının bir versiyonu çift dilli olarak 6 Ekim 2012 tarihinde Günümüzde Dünya Arkeozoolojisi konulu sempozyumda sunulmuştur. İngilizce benzer metni ICAZ bülteninin sonbahar 2012 sayısında yayınlanmıştır. 
KAYNAKÇA:
Butzer KW (1975) The ecological approach to archaeology: are we really trying? American Antiquity 40/1: 106-111.

Butzer KW (2009) Evolution of an interdisciplinary enterprise: the Journal of Archaeological Science. Journal of Archaeological Science 36/9: 1842-1846.

Deniz E (1992) Son otuz yılın bulgularında Anadolu arkeobiyolojisi. Arkeometri Sonuçları Toplantısı7: 67–75.

Erdur O and Duru G (2003), (derleyenler) Arkeoloji: Niye? Nasıl? Ne İçin? Istanbul, Ege Yayınları.

Kuşatman B (1992) The origins of pig domestication with particular reference to the Near East. Yayınlanmamış doktora tezi, University of London.

Marriner N (2009) Currents and trends in the archaeological sciences. Journal of Archaeological Science 36/12: 2811–2815.

Özdoğan M (2008) Türk Arkeolojisinin Sorunları ve Koruma Politikaları. Istanbul, Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

Virchow R (1879) Beiträge zur Landeskunde der Troas. Abhandlungen der Königlichen Akademie der Wissenschaften Berlin, Physikalische Klasse 3:1-190.