Arkeoloji Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arkeoloji Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yarımburgaz Mağarası; Bir Tahribat Klasiği

Berkay Dinçer*
Dinçer, B., 2008
"Yarımburgaz Mağarası; Bir Tahribat Klasiği", Evrensel Gazetesi Küçük Çekmece Kent Eki, 4 Ekim 2008.


Yarımburgaz Mağarası, İstanbul'un arkeolojik açıdan en önemli buluntu yerlerinden bir tanesidir. Küçük Çekmece Gölü'nün hemen kuzeyinde bulunan Yarımburgaz, aşağı ve yukarı olmak üzere iki mağaradan oluşur. 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren önce jeologların, daha sonra da gezginlerin ilgisini çeken mağara, 20. yüzyılın sonlarında arkeologların bilimsel çalışmalarının konusu olmuştur. 21. yüzyılın başlarındaysa, mağara artık alemcilerin, uçucu madde bağımlıların mekânı hâline gelmiştir. Bu haliyle Yarımburgaz Mağaraları, Türkiye'de insan eliyle gerçekleştirilen tahribatın insanlık tarihini nasıl yok ettiğiyle ilgili en üzücü örneklerin başında gelmektedir.

Mağaranın arkeolojik önemiyle ilgili ilk bulgular 1960larda Şevket Aziz Kansu ve Kılıç Kökten'in araştırmalarıyla ortaya çıkarılmıştır.

Arkeologla muhabbetler - Bir prehistoryacıya neler sorulmaz?

Berkay Dinçer
Arkeoloji yıllardan beri yeni tanıştığım insanlarla, başka meslek sahiplerine göre biraz daha hızlı kaynaşmamı sağladı. Çünkü yeni tanıştığım neredeyse herkes, bir şekilde arkeolojiyle "çok" ilgiliydi. Türkiye'deki orta öğretimde insanlara arkeolojiyle bilgili nelerin öğretilmediğinin bir kaydını tutabilmek için bu muhabbetlerimden birkaçını blogda yayınlamak istiyorum. Bir gün, Türkiye'de de "ya bu neandertallere ne oldu?" diye sorulacağı günlerin gelmesini umutla bekliyorum. (Benim asıl ilgi alanım prehistorya olduğunu da unutmamak lazım bu diyaloglarda...)

- Hangi okuldan mezun oldun?
- Arkeoloji.
- Aa ne güzel. Ben de çocukken arkeolog olmak istemiştim.

Seçim coşkusu: "Antik Tiyatro"

Yandaki resim gerçek bir seçim afişinin fotoğrafıdır. 26 Mart 2009 akşamı, Bursa'da, Bursaray duraklarından birinde çekildi. Kötü bir şaka değil, gerçek... Yayınlamak için seçim sürecinin bitmesini bekledim. Çünkü bu adayın ya da başka birinin kazanması konusunda PB Arkeoloji'nin bir tavrı olamaz.

Ne yazıyor bu afişte? "Nilüfer'e Antik Tiyatro"... Bunu yazanın hangi partiden olduğu ya da kim olduğu bizi hiç ilgilendirmiyor. Ancak mesleğini afişte okuyabilirsiniz: "Yüksek mimar"... Mimarların, en azından mimarlık tarihiyle ilgili olarak "antik" kelimesinin anlamını bilmesi gerekir diye umuyorduk...

Bir ilçeye, bırakalım belediye başkanı olmayı, kral olsanız bile, antik bir tiyatro yapamazsınız. Çünkü antik tiyatroların yapıldığı çağ, yüzlerce yıl önce bitti...

Darwin: 200 - TÜBİTAK: 0, Maç bitti

Son günlerde, gazeteler TÜBİTAK'ta yaşanan Bilim ve Teknik dergisi kapağı skandalını yazıyor. Burada, yaşananlarla ilgili kısa bir not yazmayı zorunlu görüyoruz. Çünkü, evrim teorisi olmadan bilim yapmak mümkün değil ve bizim de bu konudaki tavrımız, başından beri çok açık.

Günümüzde, özellikle Türkiye'de evrim teorisine karşı, büyük bir kampanya yürütülüyor. Bu kampanyanın başında, ne ilginçtir, bir sürü hastaneden bir sürü psikolojik rahatsızlık raporuna sahip birileri var. Nereden geldiği şaibeli olan paralarla meydanlarda bedavaya kitap dağıtıyorlar. Daha da ilginci, her konuda yazıyor bunlar.

Mikrobiyologların, arkeologların, paleontologların yıllarını bu işlere vermiş ve konusunda uzman bilim adamlarının bile bazen çok rahatlıkla açıklayamayacağı her şeyi bilecek kadar da uzmanlar bu konuda... Hatta sadece fotoğraflar onlar için yeterli oluyor, fosilin kendisini görmeye ihtiyaç duymayacak kadar bilgeler. Ama bir şeyi unutuyorlar: Hakkında yorum yapıp evrim teorisini tamamıyla çürütmek için kullandıkları sinek fotoğrafı, aslında balık avlamak için oltanın ucuna takılan plastik bir sinek... İnternetin zararları...

Arkeolojinin Şiiri

Yayın bilgileri:
Çapa-Mala 4: 26-27, 2001.

Arkeolojinin Şiiri
Berkay Dinçer
Şiir, insanların belki de en eski geleneklerinden biridir. Yazının bilinmediği ya da az kullanıldığı çağlarda toplumsal haberleşmenin şiirler ve ozanlar yoluyla sağlanmış olduğu şüphesizdir. Ülkemizde yakın dönemlere dek devam etmiş olan bu gelenek, şiirin tüm dünyada toplumsal bir bellek olduğunun da göstergesidir. Aşklar, kavgalar ve toplumsal olaylar hep şiirle anlatılır ve şiir, önemli olayların hatırlanmasını sağlar. Günümüz şiiri ise, bir bakıma bu geleneğin izindedir. Şair, gündemindeki olaylardan yola çıkar ve bugünü bir arkeolog gibi belgeler. Homeros’un ölümsüz İlyada ve Odysseia’sı, Sapho’nun şiirleri nasıl geçmişe ait önemli belgelerse, günümüz şiirleri de bugün için öyle önemli belgelerdir. Çünkü şairin işi, bir bakıma dünyasının günlüğünü tutmaktır. Büyük şairlerin de bu toplumsal belleği oluştururken, geçmişten ve dolayısıyla da arkeolojiden yararlanmaları, “dünya günlüğü”nün okunmasını kolaylaştırmaktadır.

Şairin toplumun günlüğünü tutarken yaptığı tek şey, olayları olayların dışında kalarak belgelemek değil, olayların öznesi de olmaktır. Bu anlamıyla şiir, değişikliği yaratan ve değişikliğin bir sonucu olan şeydir. Şair tarihten ve toplumsal olaylardan beslendikçe şiirini geliştirmiş, bu olaylardan kendini soyutladığındaysa şiirle birlikte kendisini de yitirmiştir. İnsanın ne olduğu, nereden nereye gettiği gibi konular hep şiirin konusu olmuştur.

Hititler Belgeseli

Yayın bilgileri:
Dinçer, B., 2003
“Türk Arkeoloji Filmlerinde Bir Köşe Taşı: Hititler”, Bilim ve Ütopya 108: 64.

Hititler
Berkay Dinçer
Bugün dünya üzerinde binlerce arkeolog, çok gerekli olan bilimsel araştırmalarını yapıyor. Ancak tüm arkeologların ortak bir sorunu var; yapılan bilimsel araştırmaların sonuçlarını toplumla paylaşabilmek. Arkeoloji çeşitli fen bilimleriyle ilişkisini güçlendirdikçe arkeologların yaptığı ya da katkıda bulunduğu araştırmaların sonuçlarını meslekten olan kişiler bile çok zaman anlamakta zorlanıyor.

İşte tam da bu noktada, pek çok arkeoloğun “nasıl olsa başaramam,” diye uğraşmadığı bir alana, aslında bir metallurji mühendisi olan Tolga Örnek imza atıyor; çektiği “Hititler” belgeseliyle bugüne dek sadece pek az arkeoloğun başarabileceği nitelikte bir “arkeoloji-toplum buluşması” yaratıyor.

BİLİMSEL DOĞRULARA UYGUNLUK

Hititler’in Anadolu’ya nereden geldiği, konunun uzmanları arasında her zaman büyük tartışmalara neden olmuştu, bu tartışmalar bugün de tüm hızıyla sürüyor. Ancak belgesel bu konuya hiç değinmeden başlıyor. Bu konuya değinmemek belgesel için bir eksiklik değil, başlı başına bir avantaj. Yanlış yapmaktansa bu konunun atlanması oldukça mantıklı olmuş. Bazen arkeologlar bile politik tercihlerine ve moda düşüncelere göre bilimsel gerçekleri gözardı edebilirken, Hititler belgeselinin oldukça hassas bir şekilde, bilimsel doğrulara uygunluğu sağlanmış.
Kaya kabartması

Yatak'taki Taş Yığını Yok Edildi

Yatak'taki Taş Yığını Yok Edildi
Berkay Dinçer

Yatak, Trakya'nın iç kesimlerinde bulunan şimdilik bilinen tek Paleolitik Çağ buluntu yeri olması ve Trakya'dan bilinen ilk iki yüzeyliyi (el baltası) sağlamasıyla birlikte tahrip oluşuyla da arkeolojik olarak önemli bir konuma gelmektedir. Malzemenin yeterince ayrıntılı tanımları ve Yatak'ın önemine daha önce çeşitli yayınlarımızda değinmiştik ve tüm yayınlarımızda tahribata karşı önlem alınması gerektiğinden ve bu konuda hızlı olmanın şart olduğundan söz etmiştik.

Ne yazık ki, öngörülerimizde haklı çıktık. Yatak, belki de son anlarına tanık olabildiğimiz, tahrip edilmiş bir buluntu yeri haline geldi. Yatak'taki tahribat sürecinin kanıtları, ilk olarak bulduğumuz 2000 yılında, Yatak'ı fark etmemizi sağlayan taş yığınıyla ortaya çıksa da; aslında tahribat Yatak'ın tarla olarak kullanılması ve pullukla sürülmesi sonucunda erozyona uğramasıyla başlamıştır. Pullukla sürmenin büyük höyükleri bile birkaç beş yılda eritebildiği göz önüne alınırsa, Yatak'taki tahribatın boyutları daha iyi anlaşılabilir.

Yatak'ın bir Paleolitik Çağ buluntu yeri olduğunu fark ettikten sonraki ilk ziyaretimizde, tüm koşullarımız uygun olmasına karşın, tarlanın yüzeyinden buluntu toplamamıştık. Bunu yapma nedenimiz, eğer oradan bir gün bizim yapabildiğimizden daha "bilimsel" bir toplama yapılması durumunda, alanı plan karelere ayırmadan yaptığımız toplamanın bilimsel sonuçlara etki edebileceğini düşünmemizdi. Kısacası, hakkımız olmadan, Yatak'ı tahrip etme sorumluluğundan kaçmaya çalıştık. Bu hatamız, Türkiye'deki tahribat sürecini ve arkeolojinin mücadelesini anlamamızı sağladığı oranda öğretici olsa da, edinemediğimiz bilgi oranında da üzücüdür. Ancak ders çıkarabildiğimizi söyleyebiliriz.

Yatak hakkında bilgi

Bu yazı İÜ Prehistorya Anabilim Dalı Laboratuarı'na verildi (2000 yılında).

Yatak
Berkay Dinçer
Tekirdağ'ın yaklaşık 30 km batısında bulunan ve merkez ilçeye bağlı olan Karansıllı köyünde, köyün yaklaşık 350 m güneydoğusunda, köyden köy mezarlığına ve harman yerine giden yolun hemen kuzeydoğu kenarında, bir tarla sahibince toplanmış bir taş yığını içinde bazı Paleolitik Çağ bulguları bulunmaktadır. Taş yığınının 100 m kadar kuzeydoğusunda, -bölgenin haritalarından görüldüğü kadarıyla- deniz düzeyinden yaklaşık 270 m yukarıda bulunan bir sırtın üzerinde taş yığınının toplandığı Paleolitik Çağ buluntu yeri yüzeydeki taş yoğunluğundan dolayı hemen fark edilmektedir. Köylülerce "Yatak" olarak adlandırılan bölgede bulunan bir tarlanın içindeki Paleolitik Çağ buluntu yeri, yüzeydeki taş yoğunluğundan anlaşıldığı kadarıyla, kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda 75, güneybatı-kuzeydoğu doğrultusunda 60 m boyutlarındadır ve kuzeydoğusundan ve kuzeyinden yazları kuruyan küçük bir sel yatağı geçmektedir. Aynı tür Paleolitik Çağ aletleri yerleşmenin yaklaşık 300 m güneydoğusundaki köy mezarlığının batı tarafında da dağınık halde bulunmaktadır. İ.Ü. Prehistorya Anabilim Dalı Laboratuarında bulunan 17 adet taş buluntu 18 Kasım 2000 tarihinde Berkay Dinçer tarafından taş yığınından ve mezarlığın batı tarafından toplanmış ve laboratuara verilmiştir.

Yatak Hakkında Yazılanlar

Özdoğan, M.,
2001, “Bir Buluntu Topluluğunun Düşündürdükleri”, Bilim ve Ütopya 81: 73.
Berkay Dinçer'in Tekirdağ yöresinde Yatak Mevkiinde bularak bizlere tanıtmış olduğu buluntu topluluğu, yalnızca Trakya ya da Türkiye kültür tarihi açısından değil, insanlığın geçmişi için de büyük önem taşımaktadır. Buluntu topluluğunun temsil ettiği, "Dip Paleolitik" olarak, Alt Paleolitik Çağın en eski bölümü olarak tanımlayabileceğimiz zaman süreci, insanların yeryüzüne ilk yayılım dönemini temsil etmektedir. Bu, çok az tanıdığımız, buna karşılık insanlığın milyonlarca yıllık sürecinin en ilginç bölümünü oluşturan dönemdir. Coğrafi konumu bakımından ilk insanların dünyadaki zorunlu yayılım yolu üzerinde olmasına karşın, verilerin azlığı nedeni ile bu sorunun çözümünün karmaşık duruma geldiği ülkemizde Berkay Dinçer'in yeni bulmuş olduğu Yatak Mevkii bu tartışmalara yeni bir boyut kazandıracaktır.

Yatak buluntusunun ikinci ve sevindirici bir önemi de, tanınması ve dolayısı ile de saptanması çok güç bu dönemin izlerinin, öğrencimiz tarafından bulunmuş ve düzeyli bir şekilde tanıtılmış olmasıdır. Bu, kültür varlıklarımızın belgelenmesi konusunda geleceğe daha umutla bakmamızı sağlayan, örneği çok az olan sevindirici bir gelişmedir.

Runnels, C., M. Özdoğan,
2001, "The Palaeolithic of the Bosphorus Region, NW Turkey", Journal of Field Archaeology 28: 69-90.
İngilizce'den çeviri:
... "Türkiye Trakyası'ndaki yüzey araştırması yoğundu ve araştırmamızın asıl ilgisi alüvyal ovalar ve akarsu teraslarıydı ve bu alanların çoğunluğu araştırıldığı halde, bazı alanlar gözden kaçtı ve araştırılmadı. Örneğin

Yatak Paleolitik Çağ Buluntuları Tekirdağ Çöplüğünde

Yayın bilgileri:
Dinçer, B., 2001
“Yatak Paleolitik Çağ Buluntuları Tekirdağ Çöplüğünde”, Çapa-Mala Duvar Gazetesi.

Yatak Paleolitik Çağ Buluntuları Tekirdağ Çöplüğünde
Berkay Dinçer
2000 yılının Eylül ayında bir arkadaşımın tarlasındaki ayçiçeklerini biçmek için Karansıllı köyünde bulunurken bir tarla sahibince toplanmış taş yığınını, bir taşı yongalayıp yongalayamayacağımı denemek amacıyla biraz "deney hammaddesi" bulabilmek için, karıştırdım ve rastlantı sonucu bir el baltasını elime almış bulundum. İlk gördüğümde, bu kırmızı çakmaktaşından yapılmış iki yüzeyliyi, gerçek bir iki yüzeyli olup olmadığı konusunda derin ve o gün için anlamlı olan bir şüpheyle karşıladım. Çünkü o güne dek Trakya'da bırakalım bir iki yüzeyliyi, Terkos-Selimpaşa hattının batısında bir Paleolitik Çağ buluntu yeri bile bulunmamıştı. Aynı günün akşamı taş yığınını bir kez daha karıştırdığımda çekirdek oluşu hala şüpheli -ve ne yazık ki artık asla anlaşılamayacak- olan çakmaktaşı buluntuyu ve bir adet çaytaşı aleti buldum. O gün onların hepsinin Paleolitik aletler olduklarından şüpheliydim ve bu yüzden taş yığınının nereden toplandığını araştırmaya özen göstermedim. Karansıllı köyünden ayrıldıktan sonra bulduğum satırı çizmeye çalışırken onun bir Paleolitik Çağ aleti olabileceğine ilişkin kaygılarım yerini heyecana terk etmeye başlıyordu. İki hafta sonra, bir yolculuğa çıktığımda, sırtımda ağır bir yük olmasına karşın Karansıllı'yı yalnızca Paleolitik Çağ'ın izini bulabilmek için ziyaret ettim ve bir zamanlar Tekirdağ Müzesi'nin deposunda bulunan Paleolitik Çağ aletlerini topladım.

Uzun sayılabilecek bir süre, topladığım taşların Paleolitik Çağ ürünleri olup olmadığını düşünüp emin olduktan sonra, topladığım tüm taş ürünleri Tekirdağ Müzesi'ne teslim ettiğimde ve onlardan birinin bir el baltası -hatta Trakya'da bugüne dek bulunmuş tek el baltası- olduğunu söylediğimde müze görevlileri bana Şarköy yakınlarında bulunan bir sürtme taş balta atölyesinden söz ettiler ve baltaların bu bölgede bolca bulunabileceğini söylediler. Anlaşılamadığımı düşündüm (ve bu düşüncemde haklıydım). Yatak buluntularının müze yetkililerince incelenip incelenmediğini sormak için Tekirdağ'a tekrar gittiğimde yanlış anlaşılmamın sürdüğünü anladım. Sonunda, Yatak'tan topladığım bazı aletleri Prehistorya Anabilim Dalı üyelerine gösterip onların görüşleriyle birlikte kafamda bazı sonuçlara ulaşınca Tekirdağ Müzesi'ne iki sayfalık bir faks gönderdim ve onlardan, onlara sözle anlatamadığımı yazıyla anlamalarını bekledim. Bu faksım üzerine müze görevlileri Karansıllı'yı ziyaret ettiler. Onlardan birkaç hafta sonra

Bağdat Müzesi'nin Yağmalanması -2003

Yayın bilgileri:
Koç, S., B. Dinçer, 2003
“Tarihi Olmayanlar, Tarihi Yağmalar”, Aydınlık 822: 50-51.
(Buraya alınan yazı B. Dinçer'in yazdığı bölümlerdir.)

Bağdat Müzesi Yağmalandı
Berkay Dinçer
Irak topraklarından çıkmış, 170 bin tarihi eserin bulunduğu Bağdat’taki Irak Ulusal Müzesi yağmalandı. Amerika’nın saldırısı sonucunda insanlığın binlerce yıllık ortak kültürel ve tarihi mirası da ya yok oldu, ya da çalındı.

Bağdat Müzesi tüm Mezopotamya kültürlerinin; Asur’un, Bâbil’in, Sümer’in en önemli eserlerinin yer aldığı, depolandığı, dünyadaki en zengin müzelerden biriydi. Eski Ninova kenti ve Bâbil’den kalma eserler, Sümerlere ait heykeller, tabletler, Ur ve Akad kral mezarlarından çıkanher şey, Asur rölyefleri ve 5 bin yıllık çivi yazısı tabletler. Bu tabletler arasında da ilk yazılı kanun metni sayılan Hammurabi kanunlarının bir parçası...

İLKLERİN DOĞDUĞU TOPRAKLAR
Mezopotamya, uygarlığın bütün ilklerinin yaşandığı yer. İlk kent, ilk yazı, ilk devlet... İlk yerleşimci köy topluluklarından beri Irak ve Yakındoğu’da olan gelişmeler günümüz toplumlarının yaşam biçimini belirlemektedir. Bir anlamda, günümüz uygarlıklarının temelleri, aralarında Irak’ın da bulunduğu Yakındoğu ülkelerinde atılmıştır. Hatta dinlerin kökeni bu topraklarda yaşamış Sümerler’dedir. Dünyanın ilk üniversitesi Bağdat’taydı; ilk tapınak, ilk peygamber, ilk tanrı, ilk kütüphane... Daha da önemlisi yazı bu topraklarda ortaya çıktı ve tarih çağları yazıyla başladı...

“Bir ülkenin kimliği, tarihteki değerleri ile uygarlıklarına bağlıdır. Eğer bir ülkenin uygarlığı bizim burada olduğu gibi yağmalanırsa, tarih sona ermiş demektir. Lütfen Başan Bush’a söyleyiniz: Irak halkına özgürlük getireceğini söylemişti. Ancak, bu durum özgürlük değil, insanlığı aşağılayıp yok etmektir”. Irak yetkilisi, Abdül Ridhar Muhammed’in Amerika’ya tepkisi böyle oldu.

Irak'a ABD Saldırısı, Doğa ve Tarihi Olumsuz Etkileyecek

Yayın bilgileri:
Dinçer, B., 2003
“ABD, Doğaya ve Tarihe Saldırıyor”, Aydınlık 817: 48-49.

ABD, Doğa ve Tarihe Saldırıyor
Berkay Dinçer
Irak, uygarlık tarihine ilgi duyan tüm tarihçilerin ve arkeologların hayatlarında en az bir kez çalışmak için uğradığı bir ülke. Çünkü tüm dünya tarihini etkileyen, ilk köylerin kurulması, yazının bulunması, devletin ortaya çıkması gibi pek çok önemli olgu ilk kez, aralarında Irak, Türkiye, İran ve Suriye’nin bulunduğu Ortadoğu ülkelerinde ortaya çıktı.
Irak çevresel açıdan da çok büyük bir öneme sahip. Basra Körfezi, Afrika’dan Asya ve Avrupa’ya göç eden kuşların dinlendikleri, zor doğa koşullarıyla karşılaştıkları zamanda saklandıkları bir sığınak. Irak’ta insanların da geçimini sağlayan önemli sazlıklar bulunuyor, Irak’ın kuzeyindeki dağlar da büyük bir biyolojik çeşitliliğe sahip. Kısacası tüm Irak’ın, hem kültür tarihi, hem de çevre açılarından insanlık için büyük bir önemi var.

IRAK: UYGARLIĞIN BEŞİĞİ
İnsanoğlunun avcılık ve toplayıcılık yaptığı dönemlerden, besin ürettiği ve köylere yerleştiği döneme geçişi dünyada ilk olarak bu bölgede gerçekleşti. Bu dönemle ilgili olarak en çok araştırma ve yayının yapıldığı ülkelerden biri de Irak. Irak’ta bu döneme ait pek çok höyük arkeologlarca kazıldı ve bir kısmı da hala kazılıyor. Edinilen her yeni bilgi uygarlık tarihinin anlaşılmasına büyük katkı sağlıyor. Tarihteki önemli buluşlar söz konusu olduğunda, bu bölgede insanlık tarihinin önemli adımlarının ilk kez atıldığı anlaşılıyor. Dolayısıyla bölgedeki kültürel miras, sadece Iraklılar’ın değil, aynı zamanda Amerikalılar’ın, Avrupalılar’ın da; tüm insanlığın da ortak geçmişi.

Arkeologlara Kötü Haberler

Arkeologlara Kötü Haberler
Berkay Dinçer
Bu yıl 26’ncısı düzenlenen Uluslararası Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sempozyumu, 24-28 Mayıs tarihlerinde Konya'da Selçuk Üniversitesi Kampusu Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Geçtiğimiz üç yılda Ankara’da yapılmasına alışılan toplantıya bu yılki katılım, önceki yıllara göre sayıca pek fazla değildi. 1979 yılından beri kesintisiz yapılan bu sempozyum Türkiye’de bilimle ilgili yapılan toplantılar içinde önemli bir yere sahip. Yapıldığı ilk yıl yalnızca 38 bildirinin sunulduğu sempozyumda, bu kez 251 bildiri sunuldu. Sempozyuma bu yıl Müze Araştırmaları toplantıları da eklenmişti.

2003 yılında tüm Türkiye’de, 41’i yabancı ekipler tarafından gerçekleştirilen toplam 97 yüzey araştırması yapıldı. Bu arkeolojik yüzey araştırmalarında, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yüz binlerce yıldan Osmanlı dönemine kadar onlarca yeni arkeolojik buluntu yeri saptandı. Türkiye’de korunması gerekli olan tek tek yapılar haricinde toplam 7 bin 150 sit alanı bulunuyor. Ancak Türkiye’nin arkeolojik ve kültürel envanteri henüz tamamlanmış değil. Gerek doğal gerekse arkeolojik ve tarihi buluntu yerleri, tarım, sanayileşme, kentleşme, definecilik ve özellikle de baraj yapımı gibi etkenlerle hızla tahrip olurken, araştırmaların hızlandırılması korumanın temel koşulu haline geliyor. Çünkü, Türkiye’nin arkeolojik envanteri tamamlanmadığı

Berkay Dinçer: Arkeoloji; Neden, Nasıl, Ne İçin?

Toplusal Arkeoloji Platformu, Prehistorya Grubu Konuşmaları
Berkay Dinçer
Aşağıdaki metin, 2002-2003 yıllarında çeşitli günlerde ve çeşitli kişilerle Sosyal Arkeoloji Platformu çalışmaları sırasında yapılan ikişer saatlik beş tartışmada söylediklerimden derlenmiştir. Bu tartışmalardan biri (30 Ocak 2003'te yapılan üçüncüsü), O. Erdur ve G. Duru'nun derlediği "Arkeoloji: Niye? Nasıl? Ne için?" adlı kitapta (Ege Yayınları, İstanbul, 2003: 301-329) yayınlanmıştır.


ARKEOLOJİ NEDEN?

Ben aslında felsefe okumak istedim üniversiteye başlarken, toplumun değişimini anlamak istiyordum; toplumu değiştirmek istiyordum. Ama sonra gördüm ki felsefeyle yapamayacakmışım.

Kuralları anlama açısından arkeoloji iyi bir fırsat. Kuralları niye anlamak istiyorum? Niye arkeolojiyle ilgileniyorum? Bu da gelecek için. Daha farklı bir gelecek için, insanlar için. Piyangoda hangi numaranın çıkacağını bilebilmek, ona göre bir bilet almak için belki.

Maymun iştahlı bir insanım; her şeyi bilmek isterim. Arkeoloji öğreneyim, jeoloji, fizik öğreneyim, her şeyi öğreneyim isterim. Bir şeye en uzun ilgim üç-dört sene sürdü. Ama Arkeoloji’ye girdiğimden beri onu bitiremedim. Arkeolojiye atlıyorsun, arkeometri çıkıyor.

Geçmişi Anlaşılır Kılmak

Yayın bilgileri:
Dinçer, B.,
 2003, “Geçmişi Anlaşılır Kılmak”, Aydınlık 828: 50.


Geçmişi Anlaşılır Kılmak
Berkay Dinçer
Bu yıl 25’incisi Ankara’da düzenlenen Uluslararası Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sempozyumu’na, 200’den fazla bilimci bildirileriyle katıldı ve Türkiye’nin dört bir yanında yapılan bilimsel araştırmalarını meslektaşlarıyla ve öğrencilerle paylaştılar.

Sempozyum, pek az ülkenin düzenleyebileceği bir boyuttaydı; Türkiye’de yapılan bütün arkeolojik araştırmaları kapsıyordu... İzleyiciler, 15 milyon yıllık fil fosillerinden Osmanlı camilerine kadar, Anadolu’nun tüm tarihi gelişimine kanıtlarıyla tanıklık etme fırsatı buldular.

SEMPOZYUM’UN DİLİ TÜRKÇE

Sempozyum’a katılan bilimcilerin çoğu Avrupa, Amerika ve Asya kıtalarındaki onlarca ülkeden kalkıp Türkiye’ye gelmişlerdi. Onları buraya getiren, belki de bugünkü kültürel seviyemizin oluşmasında, dünyanın geri kalanına oranla biraz daha fazla öneme sahip bir coğrafyanın tarihini anlama isteğiydi.

Sempozyum’un genelde ortak bir dili vardı: Türkçe. Almanya’dan Klaus Schmidt gibi, henüz Türkçe’yi öğrenme aşamasında olan bazı arkeologlar -Türkiye’nin Eurovision yarışmasını İngilizce bir şarkıyla kazanmasından da biraz destek alsalar gerek- bildirilerini İngilizce de sundular. Ancak, yıllardır bu ülkenin toprağına terini katan onlarca “yabancı” arkeolog, bilimsel araştırmalarının sonuçlarını Türkçe konuşarak bu ülkenin insanlarıyla paylaşıyordu. Sempozyum’da verilen aralardan birinde, bir Alman ve bir İtalyan arkeologun birbirlerine hallerini Türkçe sormaları, bu ülkenin kültür tarihine ilgi duymanın yarattığı ortaklıkları göstermesi açısından ilginçti.

TÜRKİYE ÇOK AZ BİLİNİYOR

Tüm tarihçiler ve arkeologlar, Türkiye’nin kıtaları birleştiren konumundan dolayı, tarihin her döneminde çok önemli olduğunda hemfikirler. Fakat, her yıl Türkiye’de yapılan arkeolojik araştırmaların sayısı, Türkiye’den oldukça küçük ülkelerdekinden bile az. Örneğin Çek Cumhuriyeti’nde

Türkiye'nin Tarihöncesinden Bir Kesit

Yayın bilgileri:
Dinçer, B.,
 2004, "Türkiye'nin Tarihöncesinden Bir Kesit", Bilim ve Gelecek 5: 10-12


Türkiye'nin Tarihöncesinden Bir Kesit
Berkay Dinçer
Türkiye’de düzenlenen bilimsel etkinlikler içinde çok önemli bir yere sahip ve artık gelenekselleşmiş olan Uluslararası Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sempozyumu’nun 26’ncısı bu yıl 24-28 Mayıs tarihlerinde, Konya’da, Selçuk Üniversitesi’nin ev sahipliğinde, gerçekleştirildi. 1979 yılında 38 bildirinin sunulduğu ve o yıldan sonra kesintisiz olarak her yıl yapılan sempozyumun bu yılki programında 251 bildiri vardı. Bu rakamdan yola çıkarak son 25 yılda Türkiye arkeolojisinin, en azından araştırma sayıları bakımından, altı kat büyüdüğünü söyleyebiliriz. 2003 yılında Türkiye topraklarında 97 yüzey araştırması ve 235 kazı gerçekleştirildi. Ancak kazı ve araştırma alanlarını bir haritaya yerleştirdiğimizde, Türkiye’nin üç basamaklı arkeolojik araştırma rakamlarının, coğrafyasının büyüklüğüyle aynı oranda çok olmadığını görebiliriz.

Günümüzde, tüm dünyada halkların ilgisi yoğun bir biçimde, uygarlığın doğduğu topraklara, dolayısıyla Türkiye’nin geçmişine de yöneliyor. Türkiye’de de insanlar Türkiye’nin kültür tarihine meraklanmaya başladılar. Oysa günümüzde Türkiye’nin, en azından tarihöhcesi arkeolojisiyle ilgili olarak, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bölgeleri, hakkında “az çok” bilgi sahibi olduğumuz bölgelerinden çok daha fazla. Evrim sürecinde Afrika’dan yola çıkıp tüm dünyaya yayılan atalarımızın ilk uğradığı yerlerden biri olan Türkiye’de, Paleolitik Çağ’dan Osmanlı’ya kadar kültür tarihinin tüm süreçleri hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olduğumuz tek bir bölge bile yok. Bugün için sahip olduğumuz arkeolojik bilgi,

Bilimlerin Tarihle Kesişme Noktası

Yayın bilgileri:
Dinçer, B.,
 2004, "Bilimlerin Tarihle Kesişme Noktası", Aydınlık 875: 54-55.


Bilimlerin Tarihle Kesişme Noktası
Berkay Dinçer
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin düzenlediği 4. Arkeolojik Kazı ve Araştırmalar Toplantısı, 19-21 Nisan tarihleri arasında, Vezneciler’de bulunan Kuyucu Murat Paşa Medresesi’nde gerçekleştirildi. Gerek arkeoloji öğrencilerinin, gerekse başka bilim dallarından öğretim üyelerinin, üç gününü de yoğun bir ilgiyle izlediği toplantıyla birlikte, bir de poster sergisi düzenlendi. Bilim insanları konularında uzmanlaştıkça topluma yaptıkları işi anlatmaları zorlaşır. Çünkü bir bilimde ilerledikçe, başta kullandığınız dil olmak üzere, toplumdaki pek çok kişinin anlayamayacağı bir şekilde meslektaşlarınızla iletişim kurmaya başlarsınız. Toplantının en önemli unsurlarından biri olan poster sergisi, bilim insanı-toplum iletişimsizliğini aşmaya çalışmanın bir göstergesiydi. Çünkü posterle, yapılan kazı ve araştırmalar özetleniyor ve en sade, en önemli ve anlaşılabilir mesajlar veriliyor.

TÜRKİYE’NİN HER YERİNDE İÜ’NÜN ALIN TERİ

Toplantıda sunulan bildiriler, çoğunlukla, Antalya’dan Samsun’a, Edirne’den Van’a kadar Türkiye’nin dört bir yanında yapılan ve onbinlerce yıldan, birkaç yüzyıl öncesine kadar değişik dönemlerle ilgili araştırmaları içeriyordu. Neredeyse Türkiye’nin her bölgesinde İstanbul Üniversitesi’nin öğretim üyelerinin ve öğrencilerinin yürüttüğü, katıldığı arkeolojik kazılar var. Ancak İstanbul Üniversitesi’nin araştırmaları sadece Türkiye ile sınırlı değil.

Türkiye Arkeolojisi 'İzin' Bekliyor

Yayın bilgileri:
Dinçer, B., 2003
"Türk Arkeolojisi 'İzin' Bekliyor...", Aydınlık 863: 46-47.

Türkiye Arkeolojisi 'İzin' Bekliyor...
Berkay Dinçer
Türkiye’nin bir tarih, bir arkeoloji ülkesi oluşuyla ilgili reklamlar yabancı televizyon kanallarında gösterilirken ve herkes “uygarlığın beşiği olmak”la övünürken, Türkiye’nin geçmişi, birilerinin çoğunlukla küçümsediği, kendimize “onlara liderlik etmeyi” yakıştırdığı Suriye, Irak, İran, Lübnan kadar bile bilinmiyor. Türkiye’de gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar mevcut potansiyelinin çok küçük bir parçası. Türkiye topraklarında mutlaka onlarca Çatalhöyük, Çayönü ya da Göbekli Tepe hâlâ keşfedilecekleri günü bekliyor. Türkiye’nin uygarlığın beşiği olduğu gerçeğe çok uygun bir tanımken, araştırmaların sayısının böylesine kısıtlı oluşu, övündüğümüz kültürel mirasımızı tam olarak anlayamadığımızı ortaya koyuyor.

Araştırma sayısının kısıtlı kalmasının temel nedeni, arkeolojik araştırmaları düzenleyen yasalar. 19. yüzyılın başlarından itibaren pek çok arkeolojik eser yurtdışına çıkarılmıştı. 1884’te hazırlanan Asar-ı Atika Nizamnamesi de, bu nedenle, Türkiye’de bulunan tüm tarihi eserleri devletin malı olarak görerek korumayı hedefliyor ve bunların yurtdışına çıkarılmasını yasaklıyordu. Cumhuriyet kurulduktan sonra çıkarılan arkeolojiyle ilgili tüm yasalarda da, Asar-ı Atika gibi, kaçakçılığa karşı önlem alma kaygısı ön planda tutuluyor.

Türk Arkeolojisinin Bir Yılı: 2002

Yayın bilgileri:
Dinçer, B., 2003
“Türk Arkeolojisinin Bir Yılı: 2002”, Bilim ve Ütopya 109: 10-11.

Türk Arkeolojisinin Bir Yılı: 2002
Berkay Dinçer
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 25-31 Mayıs günleri arasında düzenlediği 25. Uluslararası Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sempozyumu Ankara’da toplandı. Artık gelenekselleşmiş olan sempozyumun içeriği bu yıl altı güne sığdırılmıştı. 1999 yılında dört gün olan sempozyum süresinin önce beş, sonra da altı güne çıkarılması Türk arkeolojisindeki gelişimin de bir göstergesiydi.

Arkeolojinin bölgelere ve çağlara göre farklı uzmanlık alanlarına ayrıldığı ve çağdaş arkeolojide pek çok araştırmanın çokdisiplinli bir şekilde yapıldığı günümüzde, böyle bir sempozyumun coğrafi olarak tüm Türkiye’yi kapsaması ve herhangi bir dönem ayrımı yapılmaksızın düzenlenmiş olması, hem farklı alanlarda çalışan bilim insanlarının diğer alanlarda olup bitenleri takip edebilmesi, hem de izleyicilerin Türkiye tarihini bütüncül bir şekilde görmeleri için oldukça yararlıydı.

KAZI SAYISININ KISITLILIĞI VE KİMİ BAŞKA SORUNLAR

Günümüzde pek çok ülkenin, kendi sınırlarında yapılan tüm arkeolojik araştırmalarının sonuçlarını böyle bir sempozyumda toplaması neredeyse olanaksızdır. Bunda, özellikle gelişmiş ülkelerde, bir yıl içinde yapılan araştırma sayısının bir kaç bin, hatta on binlerce, olmasının yanında,