Türkiye için Arkeozooloji – Hemen Şimdi!

Türkiye için Arkeozooloji – Hemen Şimdi!
Türkiye'de sürdürülebilir arkeozoolojik eğitim ve uygulama için bir çağrı
Dr. Canan Çakırlar
Alman bir doğa bilimci olan R. Virchow Schliemann’ın ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Troia’da yaptığı kazılardan çıkan hayvan kalıntılarını inceleyip yayınlamıştır (Virchow 1879). Bu çalışmanın Türkiye’de yapılan ilk arkeozoolojik çalışma olduğu iddia edilebilir. Yaklaşık 120 yıl sonra, bugün, Türkiye toprakları içinde kalan kazılardan çıkan hayvan kalıntılarından elde edilen veriler uluslararası bilim çevrelerinde yoğun rağbet görmektedir. Ülkemizde her yıl üçyüzden fazla kazı projesinin yürültüldüğü göz önünde bulundurulduğunda arz-talep dengelerinde her hangi bir ‘sıkıntı’ olmadığı var sayılabilir. Kazılarda ortaya çıkarılan bu paha biçilmez ‘etüdlük’ malzemenin bir kısmı (tahminimce yüzde birden az bir kısmı) çeşitli arkeozoologlar ve öğrencileri tarafından zahmetli ve uzun soluklu çalışmalar sonucunda değerlendirilmektedir. Türkiye’deki üniversitelerde zaman zaman arkeozoologlara da ‘kadro’ açılması mümkün olmaktadır. Hali hazırda pek çok yüksek lisans ve doktora öğrencisi tezlerini arkeozooloji ile ilgili konularda hazırlamaktadır.  Her yıl düzenlenen arkeometri sempozyumunda salt arkeozoolojiyle ilgili sunumlardan oluşan oturumların da yer alması neredeyse gelenekselleşmiştir.

Bu bilgi ve gözlemlerden yola çıkarak Türkiye’de arkeozoolojinin umut verici bir resmini çizmek mümkün gibi görünse de, bu resmin eğitim ve uygulama politikaları sayesinde değil, belli bazı bireylerin üstün çabaları sayesinde  oluştuğunun altını çizmek şarttır. Türkiye’de arkeozoolojinin sorunları sürekli göz ardı edilmektedir. Arkeologlar arasında gerçekleşen az sayıda tartışmada sıra nedense hiç bir zaman arkeozoolojiye gelmemektedir.

Bu yazıyı yazmadaki amacım Türkiye arkeozoolojisinin oluşumu ve sürdürülebilirliği açısından belirlediğim başlıca sorunları kısa ve öz bir şekilde paylaşmak ve neden bu meselelerin ivedelikle eğitim ve uygulamada yapısal değişikliklere gidilerek ele alınmaları gerektiğini anlatmaya çalışmak.  Sonuç olarak bu meselelerin hızla büyüyen genç ve yerel arkeozoologlar tarafından toplu olarak kararlaştıracakları ilkeler çerçevesinde ele alınması gerektiğini savunacağım. Burada her ne kadar arkeozoolojinin sorunlarından bahsedecek olsam da, belirlediğim sorunların ekolojik arkeolojinin diğer dalları için de geçerli olduğu hatırlatma gerektirmeyecek kadar aşikar olacaktır. 

Arkeozoolojinin fen-edebiyat fakülteleri içinde yer aldığı ülkelerde, arkeozoolojinin geçmişte yaşamış insan topluluklarına ilişkin her türlü konuyu aydınlatmaya yarayan bir araç olduğu yaygın olarak kabul gören bir gerçektir. Arkeozoolojinin bu ana amacının yanı sıra daha pek çok konuya ışık tutabildiği düşüncesi de giderek ön plana çıkmaktadır. Arkeozoolojik kalıntılardan yola çıkılarak elde edilen bilgiler alan oluşum süreçlerini, dolayısıyla da arkeolojik stratigrafileri anlamaya yardımcı olabilir; doğa tarihinin başlıca sorularından olan nesillerinin tükenmesinde insan faktörleri meselesi ancak arkeozoolojik çalışmalar sayesinde anlaşılabilir. Arkeozooloji habitat rekonstruksiyonları yaparak paleoklimatolojik sorulara yanıt imkanları sunabilir. Arkeozoolojinin koruma biyolojisi için temel bilgiler sağladığı da son zamanlarda kabul görmeye başlayan özellikleri arasında sayılmaktadır. Bütün bunlara rağmen, arkeozooloji bir araç-bilim ya da yan dal olarak görülemez. Daha önceleri paleontoloji ve arkeoloji bilimlerinin yöntemlerini benimseyerek ilerleme kaydeden arkeozooloji bugün kendi yöntemlerini geliştiren ve kabul ettiren, yani kendi ayakları üzerinde duran bir bilim dalıdır. 
Bu sebeplerden dolayı, arkeozooloji dünyanın en önemli ve iyi hakemli dergilerinde en sık yer alan bilim dallarından biri haline gelmiştir (Butzer 2009, Marriner 2009). Salt arkeozooloji üzerinde yoğunlaşan hakemli dergiler de (örn. Archaeofauna ve Anthropozoologica) dünyanın yüksek etkili dergileri arasında bulunmaktadırlar. Arkeozooloji aktif ve büyüyen bir bilim dalıdır.

Türkiye arkeozoolojisinin anlam ve önemine geri dönersek, bu konuyu da rakamlarla irdelemek mümkündür. Uluslararası Arkezooloji Konseyi’nin (ICAZ – arkeozoolojinin dünya çapında geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için 1974’te kurulmuş olan profesyonel bir dernek) seçimle başa gelen Uluslararası Komitesi (International Committee) onsekiz farklı ülkeyi temsil eden otuz bilim insanından oluşmaktadır. Bu bilim insanlarının yüzde otuzüçünün araştırma konuları Türkiye’yi de kapsamaktadır. Bu araştırmalarının bazılarının temelleri 1960lı yıllarda atılmıştır. Aslında bir tıp doktoru olan Eşref Deniz daha 1991 yılında Türkiye’den elde edilen bilgi birikimini yeterli görmüş olacak ki, “Son 30 yılın bilgileri ışığında Anadolu arkeobiyolojisi” isimli bir bildiriyi Arkeometri Sonuçları Toplantısı’nda sunmuş ve 1992 yılında da yayınlamıştır. Eşref Deniz Türkiye’nin ilk arkeozooloğu sayılabilir. Yirmi yıl önce ivme kazanmaya eğilimine girmiş Türkiye arkeozoolojisinin yavaşlamasına yol açan belki de en talihsiz olay lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi’nde tamamlamış olan Berrin Kuşatman’ın Londra Üniversitesi’nde  doktorasını vermesinden kısa bir süre sonra ani ve trajik bir şekilde hayatını kaybetmesi olmuştur.  

Türkiye’de arkeozoolojinin geçirdiği bu spesifik sorun ve gelişmeleri bir kenara bırakıp, ama Türkiye’de arkeozoolojinin altmış yıllık bir geçmişi olduğunu da akılda tutarak, Türkiye’de arkeozooloji eğitimi ve uygulamalarının bugünkü durumuyla ilgili dört ana gözlem ortaya konabilir: 
1.     Arkeologlar ve kültürel miras uzmanları hala arkeozoolojik yöntem ve yaklaşlımların arkeolojide temel bir yer tutması gerektiğine ikna olmuş gibi görünmemektedirler.

2.     Bilimsel arkeolojik çalışmalar disiplinlerarası verilerin sentezlenerek ana temalara bağlanması konusunda ancak kısmen başarılı olabilmiştir.

3.     Kazı projelerini yöneten ve materyal kültüre odaklanan arkeologlar ile arkeozoologlar arasındaki etkileşim ve işbirliği hala çok zayıftır.

4.     Öğrencileri kariyerlerine hazırlamak amacıyla belirlenen arkeoloji müfredatları arkeozoolojik konuları işlemekte son derece yetersiz kalmıştır.

KW Butzer 1975 yılında "Arkeolojiye ekolojik yaklaşım: Gerçekten deniyor muyuz?" başlıklı klasik bir makale yazmış, aynı gözlemleri o zaman dünyada uygulanan çevresel arkeolojiler için açıklamıştır. Bu gözlemlerin Türkiye arkeozoolojisi için bugün geçerli olması bir tesadüf değil, acı bir gerçektir. Bu durum endişe verici olmaktan artık çıkmış, kırmızı alarm verir hale gelmiştir.  

Ben bu sorunların öncelikle varlığını kabul etmek için meseleye etik açıdan bakmakta fayda görüyorum. Temel bilgilerimize geri dönelim; gündelik arkeolojik yaşamımızda, kazıda olsun, fakültede olsun artık düşünmeye belki de fırsat bulamadığımız temel sorulara: Arkeoloji neden yapılır? Kültürel ve doğal mirasımızı anlamak için en önemli kaynaklardan birini teşkil ettiği için. Ama arkeoloji yenilenebilir bir kaynak değildir. Türk ekonomisi büyüyüp, sırtını da devasa inşaat projelerine dayadıkça, ve bu inşaat projeleri kültürel ve doğal miras yasa ve uygulamalarının yokluğunda tüm şiddetiyle artarak tahribata devam ettikçe parçalanarak yok olan bir kaynaktır. Kesilen bir asırlık çınar, kazılmadan tahrip edilen bir Roma tapınağı ve incelenmeden toprakta ya da müze depolarında kaybolan bir kemik arasında kategorik olarak bir fark yoktur.

Bilimin amacı nedir? Bilgi üretmek ve bilgiyi yaymak. Arkeozooloji eğitim ve uygulamasının istisna değil bir standart olduğu bir dünyada, üniversite müfredatlarını öğrencilerin arkeobiyolojik yöntem ve teoriler konusunda da eğitilmelerini sağlayacak şekilde değiştirmek ahlaki bir zorunluluk olarak görülmelidir.  Arkeozooloji öğrenimi ve uygulamaları Türkiye arkeolojisinin bir an önce ayrılmaz bir parçası haline getirilmelidir. Kısa süreli, devamlılığı olmayan, katılımcı sayısının kısıtlı olduğu arkeozooloji kurslarının ya da Türk ve yabancı bilim insanlarının gönüllü olarak zamanlarını ayırıp kazılarda öğrencileri arkeozooloji alanında yetiştirmeye çalışmasının kalıcı çözümler getirmediğini artık görmemiz gerekmektedir. Giderek bilinçlenmekte olan arkeoloji öğrencisinin bu tür kurslara gösterdiği büyük ilgi bu görüşü onaylamaktadır.

Türkiye’de arkeolojinin hal ve gidişatı tartışma konusunu olduğunda  ‘alt disiplinler’ ve ‘uzmanlık alanları’ nadiren gündeme gelmektedir (örn: Erdur ve Duru 2003, Özdoğan 2008). Bu durum, kuralları koyabilecek ve uygulayabilecek kapasitedeki kimseleri bu yönde harekete geçmeye ikna etmeden önce içerden gelen bir değişime acilen ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Bu tür köklü bir değişimi sağlayacak bir yol planının yerel ve kolektif bir platform tarafından en kısa zamanda belirlenmesi gerekmektedir. Böyle bir oluşumda en önemli rolü ancak yazının başında bahsettiğim genç yüksek lisans ve doktora öğrencileri oynayabilir.  

NOT:
Bu yazının bir versiyonu çift dilli olarak 6 Ekim 2012 tarihinde Günümüzde Dünya Arkeozoolojisi konulu sempozyumda sunulmuştur. İngilizce benzer metni ICAZ bülteninin sonbahar 2012 sayısında yayınlanmıştır. 
KAYNAKÇA:
Butzer KW (1975) The ecological approach to archaeology: are we really trying? American Antiquity 40/1: 106-111.

Butzer KW (2009) Evolution of an interdisciplinary enterprise: the Journal of Archaeological Science. Journal of Archaeological Science 36/9: 1842-1846.

Deniz E (1992) Son otuz yılın bulgularında Anadolu arkeobiyolojisi. Arkeometri Sonuçları Toplantısı7: 67–75.

Erdur O and Duru G (2003), (derleyenler) Arkeoloji: Niye? Nasıl? Ne İçin? Istanbul, Ege Yayınları.

Kuşatman B (1992) The origins of pig domestication with particular reference to the Near East. Yayınlanmamış doktora tezi, University of London.

Marriner N (2009) Currents and trends in the archaeological sciences. Journal of Archaeological Science 36/12: 2811–2815.

Özdoğan M (2008) Türk Arkeolojisinin Sorunları ve Koruma Politikaları. Istanbul, Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

Virchow R (1879) Beiträge zur Landeskunde der Troas. Abhandlungen der Königlichen Akademie der Wissenschaften Berlin, Physikalische Klasse 3:1-190.

Tarihöncesi Dönemin Değişen Doğal ve Kültürel Çevre Ortamında İstanbul

İstanbul Araştırmaları 1:

İstanbul'un Tarihsel Süreçte Yaşadığı Değişimler Üzerine Kültür ve Mimarlık Araştırmaları


1. Bölüm
“Tarihöncesi Dönemin Değişen Doğal ve Kültürel Çevre Ortamında İstanbul”
Sunuş: Prof. Dr. Mehmet Özdoğan

Tarih: 20 Ekim 2012 Cumartesi

Saat: 16.00-18.00

Yer: Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Karaköy, Kemankeş Cad. No, 31 Beyoğlu
İletişim: 0212 251 49 00

*Kullanılan görsel: Vikipedi.

Günümüzde Dünya Arkeozoolojisi / World Archaeozoology Today

Prof. Dr. Angela von den Driesch (1934-2012) anısına uluslarası bir sempozyum:

Günümüzde Dünya Arkeozoolojisi / World Archaeozoology Today

Tarih: 06 Ekim 2012, Cumartesi

Yer: Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi İstiklal Caddesi No: 181 Merkez Han 34433 Beyoğlu, İstanbul

Ayrıntılı bilgi için: World Archaeozoology Today/tr ve Facebook

Arkeozooloji son derece sık rastlanan arkeolojik hayvan kalıntılarını inceleyen bilim dalıdır. Arkeozoologlar karşılaştırmalı osteoloji, izotop jeokimyası, paleogenetik, tafonomi ve diğer analitik araçlardan faydalanarak, 75,000 yıl önce Afrika'nın Orta Paleolitik Çağı'nda insanın sembolik davranışlarının doğuşundan günümüz denizel ekolojilerinin gelecek nesiller için korunmasına kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsayan pek çok konuda araştırmalar yapmaktadırlar. Arkeozooloji Anadolu'nun zengin kültürel ve doğal mirasını anlamak için de hayatı önem taşımaktadır.

Bu tek günlük sempozyum, dünyanın önde gelen arkeozoologlarıyla (Uluslararası Arkeozooloji Kurulu -ICAZ- Uluslararası Komitesi üyeleri) Türkiye'de çalışan arkeologlar arasında bir sohbet, yer kürenin çeşitli uçlarına (Patagonya'dan Çin'e) ve insanlık tarihin derinliklerine uzanan antro-zoolojik bir yolculuk (Patagonya'dan Çin'e kadar) ve arkeoloji ve arkeozoolojinin küresel sorunlarının tartışılabileceği bir platform olacaktır.

Sizi bu eşsiz etkinlikte bize katılıp, uluslararası arkeozooloji ve Anadolu arkeolojisi arasında gelişmeye başlayan diyaloğun bir parçası olmaya davet ediyoruz.

Sempozyum 'arkeozoolojinin annesi' de denilen Prof. Dr. Angela von den Driesch'in anısına düzenlenmektedir. Prof. von den Driesch Fikirtepe'den Göbeklitepe'ye Türkiye'de pek çok kazıda da çalışmalar yapmıştır.

Program

9:00 - Açılış konuşmaları

László Bartosiewicz (ICAZ başkanı)
Canan Çakırlar (düzenleyen)
Scott Redfod (Koç AnaMed müdürü)


Arkeolojik Arazi Çalışmalarında İş Güvenliği




Berkay Dinçer

İş kazaları ve işçi ölümleri açısından Türkiye dünyadaki en kötü durumdaki ilk beş ülkeden bir tanesidir. Türkiye’de özellikle işverenlerin sorumsuzluğu yüzünden işlenen “iş cinayetleri” her gün ortalama 5 çalışanın hayatını kaybetmesine neden olmaktadır. Sorumsuzluk ve ihmâl dolayısıyla meydana gelen pek çok iş kazasının engellenmesi mümkünken yasal mevzuatın yetersizliği ve bunun bile uygulanmaması yüzünden iş cinayetleri artarak sürmektedir (1).

Arkeolojik arazi çalışmaları da işçi/çalışan güvenliği ve sağlığı açısından pek çok risk içermesine karşın çeşitli nedenler yüzünden bu çalışmalar gerçek anlamda “ciddi” iş olarak görülmez. Bunların başında arkeolojik çalışmaların çoğunlukla kısa süreli ve “iş”ten çok bilim amaçlı olarak yürütülmesi gösterilebilir. Arkeolojik arazi çalışmalarının “iş” olarak görülmesi bu çalışmalar genellikle ticari hedeflerle gerçekleştirilmediğinden dolayı pek yaygın bir eğilim değildir. Türkçe olarak arkeolojik çalışmalarda iş/işçi güvenliği ve sağlığı açısından pek fazla bir yayının olmadığı da göze çarpmaktadır.




Geçen günlerde Manisa’da Amerikalı arkeolog Chad DiGregorio’nun tatil gününde tek başına çevredeki mağaraları ziyaret etmek için çıktığı gezide hayatını kaybetmesi (2) basit doğa yürüyüşlerinin bile ne kadar tehlikeli etkinlikler olabileceğini bir kez daha gösterdiği için böyle bir yazının yazılması ihtiyacı doğmuştur.

İstanbul’daki Marmaray ve Metro kazıları ve birkaç başka kazı haricinde Türkiye’de fazla sayıda uzun süreli arkeolojik arazi çalışması gerçekleşmemektedir. Dolayısıyla, genel olarak bakıldığında arkeolojik kazılarda iş güvenliği ile ilgili deneyimlerin biriktirilmesi ve aktarılması bugüne kadar mümkün olmamıştır.


Kurtarma amaçlı çalışmalara genel olarak bakılırsa, bunlardaki iş güvenliği uygulamalarının daha çok inşaatla ilgili çalışmalardaki uygulamalardan devşirildiği görülebilir. Ne yazık ki, pek çok uygulamada bu devşirmenin bilinçsizce yapıldığı, yaratıcı ve sorun çözücü olunmadan basit bir şekilde kopyalamaya dayandığı gözlemlenebilir. Bu da doğası gereği inşaat çalışmalarından daha farklı olan arkeolojik arazi çalışmalarına özgü bir iş güvenliği uygulamasının olmaması sonucunu doğurmaktadır. Dolayısıyla arkeolojik arazi çalışmalarında şu anda Türkiye’deki uygulamaların işçi güvenliğini sağlamaktan genel olarak uzak olduğu, arkeolojik arazi çalışmalarında çalışan herkesin risk altında olduğu rahatlıkla söylenebilir.


Bu yazıda genel olarak arkeolojik arazi çalışmalarında iş ve işçi güvenliği ile ilgili neler yapılabileceğine değinilecek ve bu konudaki temel kavramlar ve çağdaş yaklaşımlar kısaca özetlenecektir.

ARKEOLOJİK ÇALIŞMALARDA İŞ GÜVENLİĞİ ANALİZİ
Her tür çalışmada olduğu gibi, arkeolojik çalışmalarda da her çalışma alanı/birimi için bir iş güvenliği analizi yapılmalıdır. Bu analiz yazılı olarak yapılırsa hem aktarılması hem de geliştirilmesi çok daha kolay olacaktır. Böylelikle örneğin çalışmaya yeni katılan bir öğrenci ya da bir işçi de iş güvenliği analizlerinin gelişimini takip edebilecektir.


İş güvenliği ile ilgili tüm uygulamalar gibi, iş güvenliği analizi de “bunu yapmamız lâzım/zorunlu” denilerek yapılmamalıdır. Bunun neden gerekli olduğu ve neden sürekli güncel olması gerektiği çalışan herkes tarafından iyice anlaşılmalıdır. Bu sorulara cevabımız insan hayatının değerli olması olabilir.

İş güvenliği analizinin, bütün ekip üyeleri ve çalışma alanları için standart olarak bir adet yapılması yerine her çalışma birimi/alanı tarafından ayrı ayrı yapılmalıdır. Örneğin, kazı evinde ayrı riskler söz konusuyken bir höyük ya da bir mağarada riksler farklı olacaktır. İş güvenliği analizleri sürekli olarak güncel tutulmalıdır. Bunun için ihtiyaca göre haftalık ya da 15 günlük zaman dilimlerinde toplantılar yapılabilir. Böylelikle askerde imzalatılan “tebliğ tebellüğ” belgeleri gibi “hamamda yalınayak koşmayacağım” ya da “elektrik prizine elimi sokmayacağım” gibi salakça ifadelerden düzenli olarak arındırılması sağlanabilir.


İş güvenliği analizinin temel özelliği, en alttan en üste, profesöründen su getirme işini yapan çocuğuna kadar bütün ekip üyelerinin katılımı ile ortaklaşa yapılmasıdır. Elbette bu konuda profesyonel destek de alınabilir. Ne yazık ki, Türkiye’de iş güvenliği alanında size daha önceden doldurulmuş standart formları imzalatabilecek pek çok şirket vardır. Yine de iş güvenliği “iş”ini sadece kar amaçlı şirketlere bırakmak güvenli bir çalışma hayatı için gerçekçi bir çözüm değildir. Sırtınıza yaslanıp bu şirketlerin yasal prosedür için gerekli olan evrakları hazırlamasıyla yetinirseniz, bir kaza olduğunda ellerinize kan bulaşmış olur.

İş güvenliği analizi işini kendiniz demokratik bir şekilde tartışarak yaparsanız gerçek anlamda faydasını görmeniz mümkün olabilir. Bu da çalışma ortamındaki risklerin hep birlikte saptanması demektir. Böylelikle genellikle otomatiğe bağlanmış bir şekilde yapılan işlere bir kez de dışarıdan bakma fırsatı yaratılır ve işlerdeki tehlikeler daha açık görülebilir. Herkes işe farklı bir açıdan baktığı için herkesin, özellikle de konuşmaya genelde pek meyilli olmayan işçilerin katılımı yüksek öneme sahiptir.


İş güvenliği analizi güvenli bir çalışma ortamının oluşturulmasının temelidir.

İŞ GÜVENLİĞİ ANALİZ FORMU
İş güvenliği analizinin yazılı olarak yapılması bu bilginin biriktirilmesi ve aktarılması için büyük öneme sahiptir. Dolayısıyla bir iş güvenliği analiz formu kullanılabilir. Başka önemli nokta da bu formun kısa ve öz olabilmesinin sağlanmasıdır. Bu formun temel özelliği “prosedür gereği” bir kez yazılması değil, her zaman insanları korumak için işlevsel olabilmesidir. Bu da o formun yazılıp bir dosyaya kaldırılmasıyla değil, her gün, her ihtiyaç duyulduğunda okunması, elden ele dolaştırılmasıyla olabilir.


Elbette arkeolojik kazı çalışmalarında işçilerin azımsanmayacak ve vazgeçilemeyecek bir kısmının okuma-yazma bilmediği de göz önüne alınmalıdır. Tavsiyemiz bu formun içeriğinin her sabah bütün ekiple sözlü olarak çalışmanın başladığı ilk dakikalarda paylaşılmasıdır. Etkileşimli bir şekilde, öğrenci-öğretmen ilişkisine benzemeyen bir şekilde formun içeriği paylaşılmalıdır. Katkı yapmak isteyenlere her sabah üşenmeden fırsat verilmesi verimi arttıracaktır. Ayrıca zorunluluklar/kurallar koymak, “baret takmayan burada çalışamaz” demek yerine neyin neden yapıldığını anlatmak daha yararlıdır.

Basit bir iş güvenliği analiz formunda üç temel sütun bulunması uygundur. Ancak elbette her duruma ve her işe göre bu sütunların sayısı azaltılıp arttırılabilir ve yerleri değiştirilebilir. İş güvenliğinde her hastalığa iyi gelebilecek bir tek reçetenin olmadığı bir gerçektir. Örnek olması açısından bu sütunları şöyle sıralamak mümkündür: Yapılan iş, olası tehlike, önlemler.




Örneğin yapılan iş, kazı; olası tehlike de göz yaralanmaları olsun. Bu tehlike tüm çalışanların katılımıyla yapılan bir toplantıda tartışıldığında bunun azaltılması/ortadan kaldırılması için önerilen çözümler de önlemler sütununda yer alacaktır. Bu örneğin gözlük gibi bir koruyucu ekipmanın kullanılması olabileceği gibi, hareket tarzının değiştirilmesi de olabilir.

İş güvenliği formları çok sık tekrar edilen belgeler oldukları için belirli bir süre sonunda bu formlara karşı çalışanlarda bir duyarsızlık gözlemlenebilir. Buna engel olmak ve herkesin ilgisini canlı tutabilmek için komik tehlikeler yaratılıp yapılması mümkün olmayan önlemler önerilebilir. Örneğin bir tehlike: “canlı bir dinozor bulmak” ve önlem de “kaçın!” olabilir. Tabi bunlar hiç değiştirilmeden çok fazla tekrarlanırsa beyinleri yakma riski mevcuttur.



ARKEOLOJİDE İŞ GÜVENLİĞİ EKİPMANLARI
Güvenli bir çalışma ortamının yaratılmasının olmazsa olmazlarından bir tanesi de iş güvenliği ekipmanıdır. Bunların da her duruma uygun bir reçetesi yoktur ve her arkeolojik çalışmada değerlendirilen risklere göre farklı ekipmanlar kullanılmalıdır.

En yaygın kullanılan ekipmanlardan bir tanesi barettir. Baret genel olarak rahatsız, kimsenin takmaktan hoşlanmadığı bir iş güvenliği ekipmanıdır. Özellikle sıcak havalarda kafada çekilmez bir ağırlık yapar. Dolayısıyla, zorlamacı, çalışanın görüşlerini önemsemeyen tepeden inmeci bir anlayışla baret kullanımını sağlamak imkânsızdır. Çünkü siz arkanızı döndüğünüzde işçiniz o bareti kafasından çıkaracaktır.

Arkeologların baretlerle ilgili bir başka yanılgısı da baretin pek çok iş güvenliği sorununu çözdüğüdür. Bundan dolayı iş güvenliğine kağıt üstünde “çok fazla önem” verilen pek çok kazıda baretlerin tek başına bir üniformaya dönüştüğünü görebiliriz. Oysa ki baret sadece başınızı darbelerden korur. Sırt üstü düştüğünüzde, elinize çapayla vurduğunuzda, gözünüze toz kaçtığında ve daha yüzlerce risk karşısında baret sizi koru(ya)maz. Bu nedenle, iş güvenliği ekipmanını baretle sınırlı görmemek gerekir.

Gözlükler, eldivenler, diz ve dirsek koruyucuları gibi ekipman da büyük öneme sahiptir.
Koruyucu ekipmanın her arkeolojik çalışmada farklı bir şekilde kurgulanması söz konusu olduğu gibi her çalışan için de farklı ekipman gerekli olabilir. Örneğin, aynı ortamda bulunan bir işçi tozdan rahatsız olmazken bir başkası toz yüzünden nefes alamayabilir. Dolayısıyla her bireyin kendisine uygun ekipmanı seçmesi konusunda esnek olunmalıdır. Ancak bu esneklik belirgin riskler mevcutken gerekli olan ekipmanı kullanmamak olarak değerlendirilmemelidir.


Arkeolojik kazı çalışmalarında her durumda örneğin baretin zorunlu olması da söz konusu değildir. Küçük bir Paleolitik kazıda bıçak ve fırçayla kazı yapıyorsanız ve ortada çapa ya da kazma gibi aletler yoksa ve kimse açmanın içine dışarıdan taş falan düşürmeyecekse baretten vazgeçmek büyük bir risk oluşturmaz. Ama bu aynı zamanda baretsiz çalışmayı makul hale getirebilecek ortamı bulmanın ne kadar zor olduğunu da gösteren bir örnektir.

Bir başka temel koruyucu ekipman da gözlüklerdir. Toprak ya da taş, kazı çalışmaları sırasında çok sık bir şekilde çalışanların gözüne kaçar. Bazen de rüzgâr yüzünden göze toz kaçabilir. Bu durumlara uygun koyu ya da şeffaf camlı gözlükler tercih edilebilir. Bu gözlüklerin pazarda üç-beş liraya alınan güneş gözlüklerinden değil doğrudan iş güvenliği için üretilmiş gözlükler olması önemlidir.

Eldiven de temel koruyucu ekipmandan bir tanesidir. Arkeolojik çalışmalarda çalışanların ellerinde daha çok inşaat işlerinde kullanılan türde kaba eldivenler gözlemlenir. Arkeolojik kazıda, kültür varlıklarının tahrip edilmemesi açısından ellerin hassasiyeti büyük öneme sahiptir. O nedenle kaba eldivenler yerine koruyucu özelliği bulunan ince eldivenler kullanılmalıdır. Pek çok kazıda görülebilen ancak hiçbir koruyucu özelliği olmayan cerrahi eldivenler değil sözünü ettiğimiz.


Eğer çalışma alanının arkeolojik yapısı çıplak ayakla çalışmayı zorunlu kılmıyorsa, çelik ya da kompozit malzeme ile desteklenmiş bir iş güvenliği ayakkabısı/botu mutlaka kullanılmalıdır. Bunları kullanmak ayak yaralanmalarını büyük oranda azaltır. Sanıldığının aksine bu ayakkabılar hiç rahatsız da değildir, hatta çok havalı görünenleri bile vardır.

Koruyucu ekipman arkeolojide güvenli bir çalışma ortamını oluşturabilmek için en az zihniyet kadar önemlidir. İş güvenliği ekipmanının işçiler tarafından doğru bir şekilde kullanılmamasının temel nedenlerinden bir tanesi de bu ekipmanın çoğunlukla işveren tarafından en ucuz ve kalitesiz olanı tercih edilerek işçilere sunulmasıdır.
Dolayısıyla, bunda da tepeden inmeci yaklaşımları bir kenara bırakmak faydalı olacaktır. Örneğin şu anda Türkiye piyasasında pek çok değişik türde iş güvenliği ekipmanı bulunmaktadır. Örneğin kazı için eldiven alınacağı zaman, en yakın nalburda bulunan tip yerine aynı işleve sahip birden fazla tip eldiven ilk başta alınarak çalışanların hangisiyle daha rahat ettiği gözlemlenebilir. Kimin hangi tip eldivenle çalışmak istediği saptandıktan sonra uygun eldivenlerin alınması eldiven kullanım oranını gözle görünür bir biçimde arttıracaktır. Hangi tür ekipmanın kullanılacağını bunları fiyatı değil çalışanların hangisiyle daha rahat ettiği belirlemelidir.



Çalışanların katılımı olmadan iş güvenliği ile ilgili yapılacak her uygulama yüzeysel ve göstermelik kalmaya mahkûmdur.

ARKEOLOJİK ÇALIŞMALARDA SAĞLIK TEDBİRLERİ
Toprakla haşır neşir olunan bir bilim dalı olarak arkeolojide en fazla dikkat etmesi gereken risklerden bir tanesi tetanosdur. Toprağa dokunmak bile hasta olmaya yetebilir. Bunun yanında sıklıkla engel olunamayan küçük kesikler, diken batması gibi durumlar da ölümcül olan tetanos hastalığı riskini arttırır.
Arkeolojik arazi çalışmalarına katılan herkesin mutlaka tetanos aşısı yaptırması gereklidir. Bu aşı Türkiye’de ücretsiz olarak yapıldığı için kazı ve araştırma ekiplerine fazladan bir maliyet çıkarmaz. Aşının geçerlilik süresi genellikle 10 yıl olarak söylenmektedir. Ancak sağlık kuruluşları daha farklı zamanlarda bunun yapılmasını isteyebilir.

Bütün çalışma alanlarında alınması gereken en önemli tedbirlerden bir tanesi de ilk yardım çantalarıdır. Çalışmanın niteliğine göre ilk yardım çantasının niteliği değişebilecek olsa da, otomobiller için zorunlu olan ilk yardım çantasının içeriği genellikle arkeolojik çalışma için de yeterli görünmektedir. Bu ilk yardım çantası bol miktarda yara bantıyla desteklenirse arazi çalışmasında başa gelebilecek kazalarda ilk yardım yapılması mümkün olacaktır.
Belki kazı çalışmalarında fazladan taşınabilir göz yıkama aparatlarının bulunması gözle ilgili yaralanmaların çözümlenmesi için faydalı olabilir.


Unutulmaması gereken en önemli noktalardan bir tanesi de kazı ekipleri içinde mutlaka ilk yardım yapmayı bilen kişilerin olmasıdır. Bu ancak belirli ekip üyelerinin ilk yardım kurslarına gitmesiyle mümkün olabilir. İlk yardım kurslarına gitmiş kişiler bulunmuyorsa bir arkeolojik çalışmada ilk yardım çantası bulundurmak ancak bir iyi niyet göstergesi olarak kalacaktır. Doğru ilk yardımda bulunulması ölümleri azaltır.

Ne yazık ki, Türkiye’de çok sayıda para karşılığı ilk yardım sertifikası veren şirket de bulunmaktadır. Eğitim alınmadan sahip olunan sertifikaları kazı evi duvarına asmak çalışanların hayatlarını kurtarmaz. İş kanunları çoğunlukla işverenlerin baskılarıyla oluşturulduğu için pek çok yasal zorunluluk sadece işverenlerin kendilerini aklamasını sağlamak içindir. Dolayısıyla, güvenli bir çalışma ortamı için sertifikadan çok bilgiye ihtiyaç vardır.
Kazılarda en çok geçen muhabbetlerden bir tanesi de ağrı kesici değiştokuşudur. Başkalarına ait ilaçlar kullanılırken dikkatli olunmalıdır. Unutulmamalıdır ki, ağrı kesici ilaçlar hiçbir ilk yardım çantası içeriğinde bulunmaz. Dolayısıyla bunların reçetesiz sağlanmaması gerekir.

Özellikle kırsal alanlarda yapılan çalışmalar için en yakın hastanenin nerede olduğu, bir acil durumda bulunulan yerin 112’ye nasıl tarif edilebileceği gibi bilgiler önemlidir. Özellikle dağlık bölgelerdeki çalışmalar için parlak renkli önlüklerin giyilmesi de bir acil durumda insanların görülmesini kolaylaştırabilir.


ARKEOLOJİK KAZILARDA İŞ GÜVENLİĞİ RİSKLERİ
Kazı çalışmalarındaki güvenlik riskleri çalışılan dönem ve çalışma yöntemlerine bağlı olarak değişmektedir. Mimari restorasyon ağırlıklı çalışmalarda zaman zaman iş makinaları kullanılır. Bu araçlar ölümcül kazalara yol açabilme riski en yüksek kazı ortamlarını oluşturur. Dolayısıyla, özellikle klâsik arkeologların iş güvenliği için profesyonel destek alması gerekebilir.

Anadolu’da özellikle höyüklerdeki en önemli güvenlik sorunu görkemli kesitlerdir. 5 bin yıllık geçmişi pasta dilimi kesiti gibi göstermek için çok zaman 15-20 metrelik kesitler oluşturulur. Bu bir höyüğü çok görkemli, ziyaretçisi için muhteşem gösterse de çalışanların güvenliği için en büyük risklerden bir tanesidir. Bir metreden büyük her kesit ölümcül olabilecek bir risktir (hobbitler için 35cm). Ayrıca yüksek bir kesitin çökmesi arkeolojik varlıklara da zarar verecektir.

Yüksek kesitler mümkün olduğunca azaltılmalı, azaltılamıyorsa güvenli bir şekilde desteklenmeleri sağlanmalıdır. Türkiye’de özellikle kazı çalışmaları sırasında çöken kesitlerin altında kalan işçilerin kepçe gibi iş makinalarıyla kurtarılmasına çalışılırken başlarının koparılması neredeyse bir gelenektir (3). O nedenle bir kesitin çökmesi sonrasında kurtarma da çok dikkatli yapılmalıdır.

En doğru yaklaşım, kazı çalışmalarında başa gelebilecek en kötü senaryoların plânlanmasıdır. Düzgün bir şekilde yapılmış ve sürekli yenilenen bir iş güvenliği analizi süreci en kötü senaryoların tasarlanmasını da mümkün kılar. Prehistorik yöntemlerle elle yapılan ortalama bir arkeolojik kazı çalışmasında taslak olarak şöyle bir iş güvenliği analiz formu oluşturulabilir:

Yapılan iş > olası tehlike > önlem
    •    Yükleme > yaralanma, bel ağrısı > eldiven, baret, korumalı ayakkabı giy; ağır yükleri tek başına kaldırma; kaygan zeminlere dikkat;
    •    Hayvan sokması/ısırması > yaralanma, ölüm > hayvanları rahatsız etme; uzun kollu/paçalı giysiler giy; eşyaları yere koyma; ilk yardım öğren;
    •    Çekiç > yaralanma > başlamadan önce çekicin sağlamlığını kontrol et; eline dikkat;
    •    Kazı > düşmek > aletleri etrafta dağınık bırakma; açma kenarına yaklaşma;
    •    Kazı > güneş çarpması, dehidrasyon > yeterince su iç; gölgede düzenli mola ver; güneş kremi kullan;
    •    Kazı > el yaralanmaları > eldiven giy; düzenli mola ver;
    •    Kazı > göz yaralanmaları > gözlük kullan; sivri aletlere/nesnelere dikkat;
    •    Kazı > kas yorgunluğu > sık sık duruşunu/çalışma pozisyonunu değiştir; düzenli mola ver; 15kg’den ağır hiçbir şeyi tek başına kaldırma;
    •    Kazı > elde nasır > eldiven giy; düzenli mola ver; ellerini dönüşümlü kullan;
    •    Kazı > mayınlar (riskli bölgelerde) > dokunma; uzaklaş; yardım çağır; diğer insanları uyar;
    •    Kazı > yangın > sigara içme; yangın tüpü bulundur;
    •    Yüzey araştırması > kaybolma > gittiğin yeri mutlaka birisine söyle; tek başına dolaşma; uzaktan görünebilen giysi giy; telsiz ve telefon kullan;
    •    Yemek > hastalıklar > yemekten önce ellerini yıka; göz ve ağzına temiz ellerle dokun; başkalarıyla yemek ve su paylaşma…

Elbette bu örnekler arttırılabilir, daha iyi önlemler bulunabilir. Önlem olarak genellikle düzenli mola verilmesinin tavsiye edilmesine dikkat…

ARKEOLOJİK YÜZEY ARAŞTIRMASINDA RİSKLER
Yüzey araştırmaları yürünerek yapılıyorsa ve araştırma alanında modern iletişim imkânları kısıtlıysa (örneğin cep telefonu şebekesi yoksa) mutlaka telsiz gibi alternatif iletişim yöntemleri kullanılmalıdır. İletişim aygıtı olmayan kişiler mutlaka bu aygıtlara sahip olan bir başka kişiyle birlikte hareket etmelidir. Arkeolojik yüzey araştırmalarında kazaların ölümcül hale gelmesinde iletişim eksikliği temel nedenlerdendir. Kısa mesafeli iletişim için düdük ve ayna taşımak işe yarayabilir.

Uygun sayıda kişide ilk yardım çantası bulunması gerekir ve tüm ekip üyeleri ilk yardım konusunda bilgi sahibi olmalıdır.

Beklenmeyen bir durumda da yetecek ölçüde su taşınması önemlidir. Yiyecek de yeterli miktarda olmalıdır.
Özellikle yılan sokmasına karşı ekip üyeleri bilinçli olmalıdır. Türkiye’nin pek çok bölgesinde kene de önemli bir risktir.

Dağcılık ekipmanı ve bilgisi gereken yerlerde maceraya atılmaya gerek olmadığı anlaşılmalıdır.

KAZI EVİNDEKİ TEHLİKELER
Kazı evleri de pek çok kazanın yaşanabileceği yerlerdendir. Özellikle mutfağı olan kazı evlerinde yangın en büyük tehlikelerdendir. Mutlaka uygun miktarda ve türde yangın tüpü bulundurulmalı, belli sayıda insan bunların nasıl kullanılacağını bilmelidir.

Türkiye’de genellikle yangın tüpleri bir kez alındıktan sonra ömür boyu kullanılabilecekmiş gibi bir algı mevcuttur. Ancak yangın tüplerinin normalde 6 ayda bir yenilenmesi/doldurulması gerekir. Ayrıca yangın anında insanların kazı evlerini nasıl boşaltacağı, hangi çıkışların kullanılacağı da plânlanmış olmalıdır. Büyük kazı evleri için bir yangın alarm sistemi kurulabilir.

Özellikle çadırlar yangın için en büyük riski oluşturur. Çadır alanlarında fazladan yangın söndürücüler bulunmalı, bu alanlarda ateşle ilgili, sigara içmek de dâhil her türden etkinlik yasaklanmalıdır.

Kazı evlerindeki bir başka tehlike de özellikle restorasyon ve temizlik kimyasallarıdır. Kullanılan her türden kimyasal maddenin olduğu bir liste oluşturmalı ve bunlara maruz kalınması durumunda ne tür ilk yardımın yapılacağı bilinmelidir. Kimyasal maddelerle ilgili çok sık karşılaşılan bir durum da bunların kola şişesi gibi kendilerine ait olmayan etiketsiz/yanlış etiketli şişelerde bulundurulmasıdır. Her kimyasal madde uygun bir şekilde işaretlenmelidir/etiketlenmelidir. Mümkünse bir göz yıkama aparatı kimyasalların bulunduğu alanda bulundurulmalıdır.

Özellikle ekip üyelerinin çocukları mevcutsa kimyasal maddeler çocukların ulaşamayacağı alanlarda saklanmalı, çocukların kimyasal maddelerin olduğu yerlere girişi engellenmelidir.

Kazılar için kullanılan otomobil, minibüs gibi taşıtlar da risk oluşturur. Şoförlerin trafik kurallarına uyması ve hız sınırlarını aşmaması, taşıtların yetkisiz kişilerce kullanılmaması kritik öneme sahiptir.

ARKEOLOJİK ARAZİ ÇALIŞMALARINDA GÜVENLİĞE YENİ BİR BAKIŞ
Buraya kadar, arkeolojik arazi çalışmalarında ne gibi risklerin olabileceğine kısaca değinmeye çalıştık. Ancak, bir çalışma alanında riskler her zaman değişkendir. Dolayısıyla bunların her zaman keşfedilmeye çalışılması gerekir. Her çalışma alanının kendi sorunları ve bunların ayrı ayrı çözümü vardır. İş güvenliğinde bu yüzden tek doğrulu bir çözüm yoktur.

İş güvenliği ile ilgili iyi uygulamalar zorlama ve katı kurallardan çok herkesin neyin neden yapıldığını/yapılması gerektiğini anlamasıyla sağlıklı bir şekilde uygulanabilir. Aynı şekilde, anlaşılması gereken konulardan bir tanesi de hiçbir zaman “çok güvenli ve sorunsuz bir çalışma ortamı oluşturduk, artık başka bir şey yapmamıza gerek yok” denemeyeceğidir. Riskler her zaman dinamiktir ve onlarla mücadele asla bitmez.

Arkeologlar genellikle kayıt tutmaya hastalıklı bir sevgi duyar (kendimden biliyorum). Bu hastalığı iş güvenliği ile ilgili faydalı bir hale getirmek de mümkündür. Örneğin bir sezon boyunca parmağa diken batması kadar küçük bile olsa arazi çalışmasında başa gelen tüm yaralanmalar ve kazalar kayıt altına alınırsa, o çalışma alanındaki risklerin ve eğilimlerin anlaşılmasıyla ilgili önemli bir veri elde edilir. Bu veri düzenli olarak işlenirse risklere karşı önlemler de arttırılabilir. Örneğin kazalar tatil gününden bir gün önceki günde yoğunlaşıyorsa veya kaza olan saatler insanların açılamadığı sabahın erken saatlerinde yoğunlaşıyorsa iş saatleri veya günlerindeki küçük bir düzenleme ile kazaların büyük oranda azaltılması mümkün olabilir.

Pek çok kazıda görülen, özellikle öğrencileri sabahın köründen akşamın geç saatlerine kadar çalıştırması uygulaması da arkeolojik kazılarda iş kazalarını arttıran en önemli faktörlerdendir. Uykusuz ve yorgun insanlar daha fazla iş kazasının olmasına yol açar. Dolayısıyla, çalışma saatlerinin ve tatil günlerinin “insanca” düzenlenmesi çok büyük bir öneme sahiptir. Tabi aynı şekilde öğrencilerin de kazının zevkli sosyal ortamını makul saatlerde sonlandırabilmesi gerekir.

Güvenli bir çalışma ortamı en başta tüm çalışanların bu konuda yetki ve karar verme hakkı sahibi olması ile sağlanabilir. Dolayısıyla, kazı/araştırma başkanından işçisine, öğrencisinden şoförüne, aşçısına kadar kerkesin katılımcı bir şekilde kendi güvenliği hakkında karar vermesinin imkânı sağlanmalıdır.

Arkeolojik çalışmalarda güvenli bir ortamın sağlanması her şeyden önce tüm çalışanların bu sürece katılması, katkı sağlamasıyla mümkün olacaktır. İş kazalarında Avrupa şampiyonu olan Türkiye’de güvenli bir çalışma ortamı için yasaların zorladığı iş güvenliği tedbirlerinden çok daha fazlası gerekmektedir. Dolayısıyla, iş ve işçi güvenliğine sadece yasal bir zorunluluk olarak bakmamak, bunu bir insan hakkı olarak görmek daha doğru olacaktır.

NOTLAR
    1    http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1092968&CategoryID=42
    2    http://www.manisahaberleri.com/haber/13924/amerikali-arkeolog-spilde-kayboldu.aspx
    3    http://www.haberturk.com/gundem/haber/755731-kepce-iscinin-kafasini-kopardi



*Bu yazı 27 Temmuz 2012 tarihinde ArkeolojiGazetesi.com'da yayınlanmıştı. Site kapanınca buraya taşındı.

İnsanın Biyolojik Çeşitliliğine Antropolojik Bir Bakış: Deri Rengi Örneği

İnsanın Biyolojik Çeşitliliğine Antropolojik Bir Bakış: Deri Rengi Örneği*

Ali Metin Büyükkarakaya**

Çok eski zamanlardan beri insan doğadaki diğer canlılarda olduğu gibi kendi türünde de mevcut olan çeşitliği fark etmiş ve kimi zaman bu çeşitliliği belirli özelliklerden yararlanarak sınıflandırma girişiminde bulunmuştur. Örneğin Mısır’da, farklı deri rengine sahip insan gruplarının tanrı Horus’a yakınlıkları bağlamında sınıflandırıldığını görmekteyiz (1,2). Bu sınıflandırmada, biyolojik bir özellik olan deri rengi ile inanç sistemi ile ilişkili bir kültürel değerin bir arada kullanılması, insanın sınıflandırılması yaklaşımı içinde önemli bir noktaya dikkat çekmektedir. İlk sınıflandırma girişimlerinden binlerce yıl sonra, bilimsel yöntemin yeşerdiği coğrafyada da bu geleneğin sürdüğü rahatlıkla söylenebilir. Örneğin 18. yüzyılda Carl Linnaeus insan gruplarını sınıflandırırken bu farklı insan grupları hakkında sadece fiziksel notlar almamış, aynı zamanda onların psikolojik durumlarıyla ilgili de, olasılıkla yaşadığı dönemin genel bakış açısını aktaran bir biçimde, bir takım bilgilere yer vermiştir. Çalışmasında, Sarı derili Asyalıları, kuralcı ve açgözlü; beyaz deri renkli Avrupalıları, zeki ve yaratıcı; Siyah deri renkli Afrikalıları, dikkatsiz ve tembel, kızıl derili Amerikalıları, inatçı ve özgür olarak nitelendirmiştir (3).

Bu anlamda, insan deri rengindeki çeşitlilik ile ilgili geleneksel bakış açılarının ve bilimsel bilginin üzerine oturduğu zeminin iyi anlaşılması gerektiği ve sonuçları insanlık açısından son derece vahim olaylara zemin hazırlamış bir tarihsel arkaplanı içinde barındırdığı unutulmamalıdır. Genelde ayrımcılığa, özelde ise ırkçılığa alet edilebilen bir olgunun güncel bilimsel bilgi birikimi açısından incelenmesinin bu nedenle herhangi bir tarihsel dönemde önemini yitirmeyeceği söylenebilir. Bu çalışmanın temel amacı da güncelliğini yitirme ihtimali zayıf olan bu konuda son yapılan araştırmalar çerçevesinde elde edilmiş bilgi birikiminin gözden geçirilmesidir.

Arkeolojinin Tetikçileri

Berkay Dinçer

Türkiye’de ne yazık ki, arkeoloji, kazıdan ayrı düşünülemez. Ancak kazı yapmak arkeolojinin araştırma yöntemlerinden sadece bir tanesidir. Arkeolojik kazılar her zaman kabul edildiği gibi aslında buluntu yerlerini tahrip eder. Bundan dolayı, Malta-Valetta sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmeler kazıların sadece bilimsel amaçlarla ya da tahrip olacak buluntu yerlerinde yapılması ilkesini kabul etmiştir.

Pek çok belgede geçen “bilimsel amaç” aslında kolaylıkla tanımlanabilir. Bilimsel amaçla kazı sadece bilimsel sorunları çözmek için o buluntu yerini kazmaktan başka çare yoksa yapılır. Problemi çözmenin kazısız bir yolu varsa öncelikle bu yol denenmelidir. Çünkü her gün gelişen yeni teknikler, yeni yorumlar nedeniyle eski kazıların verilerini işlemek zorlaşır ve arkeolojik kazılar her zaman bir tahribat olur. 20 yıl önce yapılmış kazıların hep bir şeyleri bugünkünden daha eksik yapmış olduğu fark edilir.

Arkeologların kazı düşkünlüğü
Türkiye de arkeolojik kültür varlıklarını korumak amacıyla pek çok yasa, yönetmelik gibi düzenlemeyle arkeolojik kazıları belirli bir düzene koymaya çalışan ülkelerden bir tanesidir. Arazi çalışmaları sıkı sıkıya devlet tarafından verilen izinlere bağlı olduğu için arkeologlar aslında (kelimenin dar anlamıyla) en politik bilim insanı gruplarından bir tanesi haline dönüşmüştür.

Belki Anadolu arkeolojisinin laboratuvarları ve teoriyi pek fazla sevmemesinden, ve hatta “masabaşı arkeolojisi”ni aşağılayıcı bir tür olarak görmesinden olacak, Türkiye’de arkeologlar her zaman kazı, yüzey araştırması gibi arazi projelerinin peşinde koşar. Aslında sadece basit bir araç olarak kullanılması gereken kazı Türkiye arkeolojisinde mutlak bir amaç haline dönüşmüştür. Kazısı olmayan arkeolog kendisini yeteneksiz, başarısız, eli kolu bağlı hisseder.

Arkeolojik arazi çalışması izinlerini veren Kültür ve Turizm Bakanlığı, arkeologların kazıya olan düşkünlüğünü çok iyi bildiğinden bu izinleri kendi iktidarının en temel yaptırım aracı olarak kullanır. Örneğin arkeolojik varlıkları tahrip edecek bir barajın inşaatına onay vermeyen bir bilirkişi raporu yazarsanız arazi çalışması izinlerinizi rahatlıkla unutabilirsiniz. Bugüne dek bunun pek çok örneği yaşandı. Bir arkeolog olarak, bilimsel bir doğruyu söyleme, vicdan sahibi olma gibi bir hata yaparsanız bakanlık ve onu yöneten çıkar grupları tarafından mutlaka “hakkınız” verilir.

Günümüzde Türkiye’de modern bilimsel standartlara uymayan pek çok kazı yürütülmektedir. Bunların bilimsel standartlara uygunluğu elbette bir kurum tarafından bilimsel araştırma yapma özgürlüğünün sınırlarına girilmeden denetlenmelidir. Ancak söz konusu, kazı izinlerinin politik duruma göre değerlendirilmesi olursa, burada büyük bir hatanın olduğunu görmek için parlak bir zekaya sahip olmak gerekmez.

El değiştiren kazılarTürkiye’de son birkaç yıldır kazı izinleri konusunda oldukça tedirgin edici bir takım gelişmeler yaşanıyor. Basından takip edilebilen nitelikteki bu gelişmelerden bir tanesi de kazı izinlerinin bir arkeologtan alınıp bir başkasına sunulması. Duyuyoruz ki, bakanlık bazı arkeologları telefonla arıyor ve “şuradaki kazıyı almak ister misin?” diye soruyor. “E orayı başkası kazmıyor mu zaten?” derseniz, cevap “biz sana vermek istiyoruz” oluyor.

Bilimsel araştırma, belirli sorunlar çerçevesinde şekillenir. Bir arkeologun bir kazı yapması için öncelikle orayı neden kazmak zorunda olduğunu iyice bilmesi ve belirli sorunları çözebilmek için bundan başka bir yolunun olmaması gerekir. Bu koşullar sağlanamazsa arkeolojik kazı tahribattan öteye gidemez. Dolayısıyla, akşamüstü gelen bir telefondan sonra bir yerdeki kazıyı devralan arkeologun yaptığı çalışmanın bilimselliğiyle ilgili büyük bir soru işareti oluşur.

Kazıların alınmasıyla ilgili pek çok bahane öne sürülebilir. Bunların başında depoların düzensiz olması, restorasyonun yanlış yapılması gelebilir. Ancak bir ören yerini iki sene içinde turizme kazandıramadı diye bir arkeologun izninin iptal edilmesi vicdansızlıktır. Aynı zamanda bilimsel sorulara sahip olmadan bir buluntu yerinin kazısına sadece bunu yapmak mümkün diye başlamak da vicdansızlıktır.

Burada düşünülmesi gereken bir başka konu da meslek etiğidir. Bahanesi ne olursa olsun, çeşitli nedenlerle bir başkasının elinden alınmış bir kazıyı kabul eden bir arkeologun meslek etiğinin sorgulanması gerekir. Üniversitede bulunan hiçbir saygın bilim insanının bir başkasının emeğine, bir başkasının çözmek istediği bilimsel sorunlara el koyma hakkı yoktur. Bu en başta böyle bir şeye soyunanın kendisine yapılmış bir hakarettir.

Her ne kadar Arkeoloji ve Sanat dergisinin önümüzdeki sayısında bakanlık tarafından yazılmış bir yazıda öyle olmadığı söyleniyor olsa da, bakanlık kazı ve araştırma izinlerini bir ödüllendirme/cezalandırma sistemi içinde görüyor olabilir. Böyle bir durum olmasa bile, bir kazıyı birinden alıp bir başkasına vermek, bilim etiğine ve hatta Türkiye’nin devlet geleneklerine aykırı bir harekettir.

Ne yazık ki, bu oyunlara alet olarak, bilerek ya da bilmeyerek, başkalarının kazılarını üzerlerine alan arkeologların buradaki rolü basit bir tetikçilikten ibarettir. Bakanlığın kurduğu cezalandırma ve ödüllendirme sisteminde bir başkasının elinden alan kazıyı koşa koşa kabul eden arkeologların hangi bilimsel sorularla o kazıyı sürdüreceği belli değildir. Eğer akıllarında o buluntu yeriyle ilgili sorunlar varsa, daha öncesinde neden orayı kazan ekiplerin içinde bulunmadıkları da sorulabilir.

Kazı yapmazsak dünya durmaz
Bu eleştirileri duyan bazı meslekdaşlar başkalarının kazılarını devralan arkeologların buna mecbur olduğunu, başka türlü olamayacağını söylüyorlar. Hatta içlerinde “bak ne kadar iyi, eski ekibin çalışmasını bitirmesine izin verecek,” diyenler bile var.

Öyleyse soralım: Acaba, herhangi bir yerde kazı çalışmaları bir değil, on sene dursa ne olur? Arkeolojik araştırmanın temel amacı her ne kadar bir yeri “turizme kazandırmak” olmasa da, bazı yerel yönetimlerin arkeolojik ören yerleriyle ekonomilerini doğrultmak gibi bir fantezisi vardır. Küçük bir ilçeye ören yeri görmeye gelecek 500 turist olmasa ne olur?

Herkesi üç kere emekli etmeye yetecek kadar arkeolojik malzeme depolarda dururken Türkiye’de arkeologların kazı yapma, “kazı başkanı” sıfatına sahip olma saplantısından kurtulması bir zorunluluktur.

En son böyle bir olayın Kerkenes’te yaşandığını Çorum’daki kazı sonuçları sempozyumunda duyduk. Kerkenes, Türkiye’de gerçekleştirilen en başarılı çalışmalardan bir tanesiydi. Bundan sonra oradaki çalışmalar devam etmese de olur.

Bakanlığın bu tavrını anlamak olası olsa da yarın güç dengelerindeki ufak bir değişiklik olduğunda bakanlık tarafından azmettirilen arkeologların aynaya bakması gerçekten güç olacaktır. Başkalarının kazılarını alan arkeologların kendi “bilimsel” hayatlarını bir kez daha gözden geçirmesi gereklidir.

*Bu yazı 11 Haziran 2012 tarihinde ArkeolojiGazetesi.com'da yayınlanmıştı. Site kapanınca buraya taşındı.

Bilinmeyen Tunç Çağı'nı CBS (Coğrafi Bilgi Sistemi) Bilebilir Mi?

İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı Konferansı:
Bilinmeyen Tunç Çağı'nı CBS (Coğrafi Bilgi Sistemi) Bilebilir Mi?
MÖ 3.200-2.200 Yılları Arasında Kuzey Mezopotamya ve Güney Levant'taki Çevresel Değişimlerin ve İnsan Faktörünün Coğrafi Bilgi Sistemi (CBS) Ortamında Modellenmesi

Konuşmacı: Dr. Bülent ARIKAN

Tarih: 24 Mayıs 2012, Perşembe
Saat: 1600

Yer: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Prehistorya Laboratuvarı, Laleli İstanbul

Osmanlı'dan Günümüze Türk Müzeciliği

Osmanlı'dan Günümüze Türk Müzeciliği

Konuşmacı: Dr. Soner Ateşoğulları

Tarih: 18 Mayıs 2012, Cuma
Saat: 1330

Yer: Ahi Evran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Konferans Salonu, Kırşehir.

34. Uluslararası Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sempozyumu

34. Uluslararası Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sempozyumu

28 Mayıs-1 Haziran 2012

Yer: Anitta Hotel, Çorum

Program

2012 Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sonuçları Toplantısı Programı:
(Her konuşma 20 dakika olarak planlanmıştır. Ancak çoğunlukla pek çok kişi buna uymadığı için kaymalar yaşanır.)

28 MAYIS 2012 PAZARTESİ

1000 - Açılış

KAZI SONUÇLARI TOPLANTISI - ANİTTA SALONU
1100 OTURUM BAŞKANI: Sevinç GÜNEL
  • Türkiye’deki Dünya Miras Alanları Seda DUZCU
  • 2011 Yılı Milas Hanedan (Hekatomnos) Mezarı ve Kutsal Alanı Çalışmaları Abuzer KIZIL
  • Euromos 2011 Abuzer KIZIL

1400 OTURUM BAŞKANI: Abuzer KIZIL
  • Göbekli Tepe Kazısı 2011 Yılı Raporu Klaus SCHMIDT
  • Aşıklı Höyük, 2011 Mihriban ÖZBAŞARAN
  • Boncuklu Höyük ve Çatalhöyük’ün Öncülleri Douglas BAIRD
  • Çatalhöyük Kazıları 2011 Serap ÖZDÖL

Yenikapı Marmaray – Metro Kazıları

Yenikapı Marmaray – Metro Kazıları
 
Konumacı: Rahmi ASAL (İstanbul Arkeoloji Müzeleri) 

Tarih: 11 Mayıs 2012, Cuma
Saat: 18.00‐20.00 

Yer:    Arkeologlar  Derneği  İstanbul  Şubesi,  Şehit  Muhtar  Mahallesi,  İmam  Adnan  Sokak, No. 24, K.2,  34435 Beyoğlu ‐ İstanbul / Türkiye  

Kapadokya Yöresel Mimari Mirası ve Koruma

Kapadokya Yöresel Mimari Mirası ve Koruma

Konuşmacı: Prof. Dr. Demet Binan

Tarih: 7 Mayıs 2012, Pazartesi

Saat: 1800

Yer: Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü Nur-i Ziya Sk. No:10 Beyoğlu-İstanbul.

Dicle Üniversitesi 1. Arkeoloji Söyleşi Günleri

Dicle Üniversitesi 1. Arkeoloji Söyleşi Günleri

Tarih: 4 Mayıs 2012, Cuma

Saat: 10:00

Yer: Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Konferans Salonu

PROGRAM:

4 Mayıs Cuma

10:00 Açılış

10:30 - 11:00
Yrd. Doç. Dr. Aytaç Coşkun "Körtiktepe"

11:00-11:30
Yrd. Doç. Dr. Hacer Çoruh "Kyzikos Antik Kenti ve Sikkeleri"

Hacettepe Üniversitesi Evrimsel Biyoloji Öğrenci Kongresi "İnsan Evrimi"

Hacettepe Üniversitesi Evrimsel Biyoloji Öğrenci Kongresi "İnsan Evrimi"

Tarih: 2-3 Mayıs 2012, Çarşamba

Yer: Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü

PROGRAM:

2 Mayıs 2012, Çarşamba

08:00-09:00 Kayıt

09:00-09:30 Açılış Konuşması

Tiyatro Gösterimi: Halet Abla Destanı

Halet Abla Destanı
Şiirli Sahne Gösterisi

Tarih: 30 Nisan 2012, Pazartesi

Saat: 20:00

Yer: Beşiktaş Belediyesi Ortaköy Kültür Merkezi, Afife Jale Salonu

*Oyun ücretsizdir.

Doğal ve Kültürel Mirasın Grafik Yolculuğu

Doğal ve Kültürel Mirasın Grafik Yolculuğu

ÇEKÜL Vakfı'nın doğal ve kültürel değerleri koruma mücadelesine afiş tasarımlarıyla destek veren sanatçıların özverili çalışmaları 2 Mayıs Çarşamba günü gerçekleşecek açılış kokteyli ile 1 ay boyunca Cihangir White Mill'de sergilenecek.

Tarih: 2 Mayıs 2012, Çarşamba

Saat: 19:00-21:00

Yer: Cihangir White Mill

Harabelerin arasından: MÖ 494'ten sonra Milet

Alman Arkeoloji Enstitüsü konferansları
Auferstanden aus Ruinen: Milet nach 494 v. Chr.
Harabelerin arasından: MÖ 494'ten sonra Milet

Konuşmacı: Anja Slawisch

Tarih: 3 Mayıs 2012

Saat: 1800

Yer: Alman Arkeoloji Enstitüsü, Gümüşsuyu, İstanbul

*Kullanılan görsel: Milet ©B.Dinçer

İstanbul Üniversitesi Arkeolojik Kazı ve Araştırmalar Toplantısı-12

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeolojik Kazı ve Araştırmalar Toplantısı-12
Prof. Dr. M. Taner Tarhan onuruna

Tarih: 2-3-4 Mayıs, 2012

Yer: İ.Ü. Güzel Sanatlar Bölümü Salonu (Kuyucu Murat Paşa Medresesi) - Vezneciler-İstanbul.

PROGRAM:

2 Mayıs 2012, Çarşamba

09.30 Açılış

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Sevil Gülçur

10.00-10.20
Erkan Konyar "Van-Tuşpa Kazıları"

10.30-10.50
Çiler Algül "Eski Buluntu Yerinden Yeni Sonuçlar: Papazgölü"

Osmanlı Kırsal Hayatında Devlet, Toplum ve Ekonomi: Süreklilik ve Değişim

RCAC Mini-Sempozyum/Mini Symposium : State, Society and Economy in Ottoman Rural Landscapes: Continuity and Change / Osmanlı Kırsal Hayatında Devlet, Toplum ve Ekonomi: Süreklilik ve Değişim

Tarih: 27 April/Nisan 2012, Friday/Cuma

Saat: 16:00

Yer: Koç University Research Center for Anatolian Civilizations / Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi, İstiklal Caddesi No: 181, Merkez Han, Beyoğlu-İstanbul.

Commentator: Erdem Kabadayı, İstanbul Bilgi University

Aleksandar Shopov: Between Authorship and Audience: Ottoman Agricultural Manuals in the 16th and the 17th Centuries / Yazardan Okuyucuya: 16. ve 17. Yüzyılda Yazılmış Osmanlı Ziraat Kitapları Üzerine

Ayşe Gürsan-Salzmann: Agricultural Land Use in 19th-Century Ankara Region: Changing Dynamics between State and Productive Households / 19. Yüzyıl Ankara'sında Tarım Arazisi Kullanımı: Üretici Haneler ve Devlet Arasında Değişen Dinamikler

Özge Ertem: Anatolian Famines in the Late 19th Century: Crisis, Survival and Order / Geç 19. Yüzyılda Anadolu Kıtlıkları: Kriz, Ölüm-Kalım ve Düzen

IV. Dokuz Eylül Arkeoloji Sempozyumu

IV. Dokuz Eylül Arkeoloji Sempozyumu

Tarih: 25-26 Nisan 2012.

Yer: DEU Edebiyat Fakültesi C Blok Konferans Salonu, Tınaztepe Yerleşkesi, Buca-İzmir.

PROGRAM:

25 NİSAN 2012, Çarşamba


Açılış Konuşmaları

10:00-10:10 Prof.Dr. Binnur GÜRLER

Arkeoloji Bölümü Başkanı

10:10-10:20 Prof.Dr. Bayram BAYRAKDAR

1. Ankara Arkeoloji Günleri

1. Ankara Arkeoloji Günleri
ODTÜ Arkeoloji Topluluğu
Hacettepe Üniversitesi Arkeoloji Topluluğu
Ankara Üniversitesi Arkeoloji Topluluğu

Tarih: 25-26-27 Nisan 2012

Yer: 25 Nisan - ODTÜ Kütüphanesi - Solmaz İzdemir Salonu
       26 Nisan - Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü
       27 Nisan - Ankara Üni. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi

PROGRAM:

25 NİSAN 2012 ÇARŞAMBA

ODTÜ PROGRAMI "ÖLÜM"

10.30-11.00 Açılış

Perge'den Roma imparatorluk portreleri

Alman Arkeoloji Enstitüsü konferansları

Roman imperial portraits from Perge
Perge'den Roma imparatorluk portreleri



Konuşmacı: İnci Delemen

Tarih: 26 Nisan 2012

Saat: 1800

Yer: Alman Arkeoloji Enstitüsü, Gümüşsuyu, İstanbul

*Kullanılan görsel: Perge sütunlu cadde ©B.Dinçer

19. yüzyıl Kapadokya Kiliselerinin Korunması

Fransız Anadolu Araştırmalar Enstitüsü
Tarihin ve Kültürlerin Beşiği Kapadokya semineri


19. yüzyıl Kapadokya Kiliselerinin Korunması



Konuşmacı: Prof. Dr. Sacit Pekak (Hacettepe Üniversitesi, Ankara, Türkiye)

Tarih: 24 Nisan 2012, Salı
Saat: 1800


Yer: Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, Nuru Ziya S. 10 Taksim, İstanbul


Konferans dili Türkçe’dir.

Evrim Çalıştayı

Evrim Çalıştayı

Tarih: 20-23 Nisan 2012

Saat: 08:00-22:00

Yer: Şirince Matematik Köyü, İzmir.

PROGRAM:

20 Nisan, Cuma

08:00-09:00
Kahvaltı

09:00-11:00
Kayıt ve Yerleşme

Türkiye'de Kültürel Mirasta Alan Yönetimi ve Özelleştirme / Site Management and Privatization in Cultural Heritage in Turkey

Türkiye'de Kültürel Mirasta Alan Yönetimi ve Özelleştirme / 
Site Management and Privatization in Cultural Heritage in Turkey

Tarih: 20 Nisan 2012, Cuma

Saat: 10:00-18:00

Yer: Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (Merkez Han, Oditoryum), İstikal Caddesi No: 181, Taksim, İstanbul

PROGRAM:

10:00-10:30

Açılış Konuşmaları/Opening Remarks

Scott Redford Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi Direktörü/Director of Research Center for Anatolian Civilizations of Koç University

Ken Lustbader, JM Kaplan Vakfı, Tarihi Koruma Programı Uzmanı, New York/ Ken Lustbader, JM Kaplan Fund, Historic Preservation Program Specialist, New York

Yaşamak, Konup-Göçmek, Oturmak: Sarıkeçili Göçerlerinde Mekan Duygusu

Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü
Arkeoloji Seminerleri Dizisi
Zaman İçinde İnsanın Barınağı Olarak Konut:

Yaşamak, Konup-Göçmek, Oturmak: Sarıkeçili Göçerlerinde Mekan Duygusu


Konuşmacı: Ayşe Hilal Tuztaş (Yeditepe Üni., Antropoloji Bölümü)


Tarih: 18 Nisan 2012, Çarşamba


Saat: 18:00


Yer: Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, Nuru Ziya Sk. No: 10, Beyoğlu-İstanbul.

NİF (Olympos): Smyrna (İzmir) Yakınlarında Birçok Kültürü Barındıran Dağ

Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü Konferansı
Smyrna (İzmir) Yakınlarında Birçok Kültürü Barındıran Dağ: NİF (Olympos)

Konuşmacı: Prof Dr Elif Tül Tulunay

Tarih: 17 Nisan 2012
Saat: 1800

Yer: Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi Oditoryumu
İstiklal Cad. Nur-u Ziya Sok. No: 5 - Beyoğlu, İstanbul

Marmaray-Metro Kazılarında Son Gelişmeler

İstanbul Üniversitesi Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı konferansları
Marmaray-Metro Kazılarında Son Gelişmeler

Konuşmacı: Zeynep Kızıltan (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)

Tarih: 17 Nisan 2012, Salı
Saat: 1530

Yer: Protohistorya (Refik Duru) Laboratuvarı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Laleli, İstanbul.


Latin Konstantinopol'de Yunan Manastırları: Greko-Latin bölgelerinde bir model ya da bir istisna?

Constantinople, image de l’empire byzantin (330-1453)
Konstantinopol, Bizans İmparatorluğu'nun manzarası (330-1453)

The Greek monasteries in Latin Constantinople: a model or an exception in Greco-Latin territories?
Latin Konstantinopol'de Yunan Manastırları: Greko-Latin bölgelerinde bir model ya da bir istisna?

Konuşmacı: Dr. Ludivine Voisin (Université de Rouen)

Tarih: 11 Nisan 2012
Saat: 1800


Yer: İstanbul Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, Nuru Ziya S. 10 Beyoğlu, İstanbul

Ege Bölgesinde Osmanlı Arkeolojisi Uygulamaları: Kula Taptuk Emre Türbesi

Osmanlı Arkeolojisi Seminerleri
Ege Bölgesinde Osmanlı Arkeolojisi Uygulamaları: Kula Taptuk Emre Türbesi

Konuşmacı: Nezihat Köşklük Kaya (Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Bölümü)

Tarih: 11 Nisan 2012, Çarşamba
 Saat: 2000

Yer:  İzmir Fransız Kültür Merkezi Konferans Salonu

Anadolu Medeniyetlerinde Hafıza Alanları İnşa Etmek

Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi
ANAMED Bursiyerlerinin Mini-Sempozyumları:

Anadolu Medeniyetlerinde Hafıza Alanları İnşa Etmek

Oturum Başkanı: Michael Featherstone (CNRS Paris / DAI İstanbul)

Tarih: 30 Mart 2012, Cuma

Saat: 15:00

Yer: Koç Üniversitesi Anadolu Araştırmaları Merkezi, İstiklal Caddesi No. 181, Merkez-Han, Beyoğlu-İstanbul

Bildiriler:

Astrid Lindenlauf:

Risen from Ruins: The Rebuilding of Athens and Miletos in the 5th Century BC. / Kalıntılardan Yükselenler: MÖ. 5. Yüzyılda Atina ve Milet'in Yeniden İnşası

Ann M. Morgan:

Promoting Pedigree:Elite Competition in the Ancestor Clauses from Aphrodisias / Kökeni Yüceltmek: Afrodisias Soy Hükümlerinde Elit Rekabeti

Neolitik Dönem'de Trakya'da Yerleşim ve Mimari: Gelişkin Yapılardan Basit Çözümlere

Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü
Arkeoloji Seminerleri Dizisi
Zaman İçinde İnsanoğlunun Barınağı Olarak Konut:

Neolitik Dönem'de Trakya'da Yerleşim ve Mimari: Gelişkin Yapılardan Basit Çözümlere


Konuşmacı: Dr. Eylem Özdoğan (İ.Ü. Prehistorya Anabilim Dalı)

Tarih: 28 Mart 2012, Çarşamba

Saat: 18:00

Yer: Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, Nuru Ziya Sk. No. 10, Beyoğlu-İstanbul.